ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNDE SÖYLEN(E)MEYENLER !

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, 24 Haziran seçimleri sonrasında yapılan yemin ile uygulanmaya başladı. Üstten, soyut ve basmakalıp söylemlerle konuşmaya alıştığımız için, ne olacağını, kelimenin tam anlamıyla, kimse bilmiyor. Üstad 2.sayısında Onur Karahanoğulları, Ali Murat Özdemir ve Ali Rıza Aydın ile yapmış olduğumuz söyleşi, tam da bu bulanıklığı anlamlandırmaya yönelikti. “Ne olup ne bittiğini” anlama arayışında, söyleşiyi yayımlamak istedik. Keyifli okumalar..

Üstad: Hoşgeldiniz. Toplumun yakın zamandaki en önemli gündemi Anayasa değişiklikleri oldu. Referandum ile kılpayı kabul edildiği ilan edilen değişiklikler Cumhuriyetimiz için çok önemli olmakla birlikte biz bunun avukatlar üzerinde nasıl bir etkisi olabilir, mümkünse onu konuşalım istiyoruz… Onur’un (Karahanoğulları) söylediği bir şey var “kaynaklarımız değişiyor, başka araştırmalar yapmak zorundayız”.. Yani, idare hukukçusu bir avukat, anayasa hukukçusu bir avukat üzerindeki etkisi nedir? Söz sizin..

Onur Karahanoğulları: Şöyle bir araştırma yapsak; biri dese ki yürürlükteki Anayasa’yı getirir misin, bir bakalım ya da hakim dese ki yürürlükteki Anayasamıza göre şu nedir? Nereye bakacak? Dijital ortamda mevzuat.gov.tr var. Bir yandan açalım, “www.mevzuat.gov.tr” ye bakalım, orada metnin hali ne?
Gelirken baktığımda Anayasa’nın değişmiş hali bulunmuyordu. Peki nerede var?www.tbmm.gov.tr’ye işlenmiş ama başına açıklama girmişler.. İlk kez böyle açıklamalı bir Anayasa sahibiyiz. Diyor ki; Anayasa aşağıdadır ama 6771 sayılı Kanun’la değişiklikler yapıldı, bu Kanun’un 18. maddesine göre değişiklikler 3 ayrı tarihte yürürlüğe girecektir. Şu 2 yürürlük tarihi için değişiklikleri işleyemedik, onları da ek olarak verdik..

Elimizdeki Anayasa’nın ne olduğunu belirlemek bile bu kadar güçken, hukukçuya yol gösterecek bir tartışmaya olsa olsa spekülasyon denebilir. Spekülasyon nedir? Herhangi bir uygulamaya dayanmaksızın salt akli kurgular yapmak demektir. Bizimki de biraz öyle olur herhalde… Şunu da biliyoruz bir yandan bu Anayasa değişikliğini hazırlayan siyasi öznenin Anayasa değişikliğinden sonrasına ilişkin büyük bir ihtimalle tasarısı, programı var. Mesela ne var Anayasa değişikliğinde? 40 gün içinde HSK göreve başlayacak diyor. 40 günlük süreyi öngördülerse kimlerin üye olacağı konusunda da tüm yargı sisteminin üzerinde çalışma yapılmış olmalı. Bu örnek dahi Anayasa değişikliğinden sonra neler yapılacağına ilişkin bir tasarı bulunduğunu gösteriyor ama o tasarı bizim elimizde yok, niyet okuyamayız buna ilişkin olarak ve hukuktaki klasik yorum yöntemiyle de yasa koyucunun iradesini anlamak yeterli değil..

Üstad: Bu oldukça önemli. Torba kanun tekniğine dönük eleştirileri de içeren bir durum.

O.K. : Bir yayıncıyla konuştum, bu anayasaların hepsi çöpe gidecek herhalde, dediğimde, evet hocam biz bunları yeniden basacağız, dedi. Peki yenisini nasıl bir teknikle basacaksınız, hocam dipnot yaparız dedi. Onu da yapamazsınız, çünkü her maddede sözcük değişiklikleri var, bu maddede şu sözcükler şöyle değişmiştir, diye anlamsız bir dipnot olmaz.

Üstad: Ali Rıza Bey tabii daha iyi bilir bu konuyu, sonuçta yürürlük tarihi başka bir şey. Kanunlarda da böyle olur, değişikliği metne işlemek zorundasınız.

O.K. : Ama düşünsenize şu an yayıncı bile anayasayı nasıl basacağını bilmiyor, tuhaf bir durum. Belki Microsoft Word’deki gibi “değişikliği izle” şeklinde yapılabilir. Çıkanın üstü çizilir, yürürlükte olanın altı çizilir, yürürlüğe girecek olanın altı çift çizilir… İlk etapta saptayabileceklerim bu tuhaf durum.

Üstad: Kanunların aşınmasını son 7-8 yıldır torba kanunlarla yaşamıştık, burada Anayasa üzerinden, bir hukuk kaynağının daha hiyerarşideki yerini kaybettiğini mi düşünmeliyiz?

Ali Rıza Aydın: Kaybettiğini de düşünebiliriz. Devletle aramızda olan duvara karşı savunma mekanizmasını kuracağımız alan Anayasa’ydı. Her ne kadar 82 Anayasası’nın “Darbe Anayasası” devamı olması tartışmalı olsa da, sonraki değişimlerle zaten insan hakları modeli oraya monte edilmişti, uygulanıyor uygulanmıyor o ayrı mesele. Ama artık savunma insanının, bugün Halit Çelenk’in de ölüm yıldönümü onun diliyle konuşayım, “savunma insanının savunma yaparken sığınacağı anayasal güvence” de ortadan kalkıyor. Yasal güvence zaten alt üst olmuştu, torba yasa modeli de onu anlatıyordu. Buradan o zaman bir adım daha öteye, evrensel hukuk ilkelerini bir nevi anayasal metin gibi, yazılı anayasası olmayan İngiltere gibi Türkiye’de artık yazılı anayasası olmayan bir model gibi düşünüp, hukuk ve savunma tartışmalarını bunun üzerine kurmak gerekiyor.

O.K. : Ali Rıza hocanın yorumu belki değişiklik öncesinin tavrı olabilir, korkutucu etki diyorum ben buna, apokaliptik yorumluyorum; bir şey olacak ve her şey dağılacak. Bunun kötü sonucu sinizm yaratması. Hayata, kurumlara, mesleğe olan “buradan bir şey çıkarabiliriz” düşüncesini eriten bir etki.

Üstad: Kırıcı etki…

O.K. : Öyle de olmuyor, dinleyenler de “ e referandum oldu o kadar korkutucu şey söylediniz, hiç bir şey olmadı.” diyor. Bunu bile hissetmedi insanlar. Bu yorumu biraz terk etmek gerekir. Bu Anayasa’nın içinde sığınılacak neler var?
Bunun içinde de hala bir şeyler var.
Anayasa’nın 125. maddesi çıkarılmış. Bütün yürütme işlemlerini Cumhurbaşkanı yapıyor ve diyor ki yargı denetimini, Anayasa kısıntısını kaldırıyorum. Bu durumda büyük sıkıntı çıkacak. Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri (CBK) dışında da Cumhurbaşkanı birçok işlem yapacak, bunları yargılatabilirsin sonucu çıkıyor.

İkincisi cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin Anayasa Mahkemesi tarafından Anayasa’ya uygunluk denetimi yapılacağı söyleniyor. CBK’ların yasaya aykırı olmaması gerekiyor. Çünkü yasayla çelişirse yasa uygulanacak. Daha tuhafı Meclis aynı konuda bir yasa çıkarırsa CBK hükümsüz olacak. Şundan dolayı tuhaf; bu durumda idari yargının CBK’ların yasaya uygunluğunu denetleme olasılığı çıkacak. Bu tekil örneği şundan söyledim, Anayasa değişikliği sizin sahip olduğunuz Anayasa korumasını çöpe attı, yapacak bir şey yok dememek gerekir. Enerjiyi biraz daha “Bunun içinden bir şeyler çıkarabilir miyiz?” noktasına yöneltmek gerekir.

Üstad: Ali Murat hocamıza soralım böyle bir sonuca varmak mümkün mü?

Ali Murat Özdemir: Ona geleyim bence onurun belirttiği şeyler çok değerli. Hiçbir norm kendisini kendi metnine referansla anlatmaz. Biz normları her zaman norm metin değil, içerilmeyen, arka planda bulunan, yazılmamış bir öykünün içinde idrak ederiz.

Bütün anayasal metinler geri planında bulunan, yazılmamış bir hikayeye referansla kendilerini oluşturan kelimeleri hayata geçirilebilirler. İstikrarlı bir toplumda bir tane büyük tasarı vardır. Sosyalist istemleriniz olabilir, istemci birkaç öneriniz olabilir ama toplumda birikim rejiminiz sıkıntıya düşmemişse dönemin ruhuyla oluşan, yani 90 sene boyunca sürmez 15-20 sene boyunca böyle büyük bir hikaye vardır. Şimdi bu çok büyük bir hikaye, ben buna Cumhuriyet Projesi diyorum. Cumhuriyet Projesini tanımlamak gerekirse, yaşadığımız onca çelişkiye ve ızdıraba rağmen kendisi verili olmayan toplumsal bütünlüğü neden olduğu haliyle yeniden üreteceğimize yönelik bir hikayedir.

O.K. : Bu tanımı bir daha dinleyelim çünkü zor.

A.M.Ö. : Kolaylaştırayım, insan toplumları… Benim burada iki öğrencim var onlar çok iyi bilirler, neye benzemez çocuklar?

Ümit Süha Ünal: Organizmaya.

İpek Şengün: İneğe.

A.M.Ö. : Sığırı, emri hak vaki olmadıkça, bir kurt kenardan gelip kendisini parçalamadıkça gece bıraktığın yerde bulursun, bunu da bekleriz sığırdan. Niye, çünkü o bir organizmadır ve onun bütünü verilidir. Oysa insan toplumlarının bütünlüğünü her gün aynen yeniden üretmeniz gerekir. Hele sınıflı bir toplumun, hele az gelişmiş sınıflı toplumun ve hele üzerinde çok ciddi sistemli baskı olan az gelişmiş sınıflı bir toplumun üzerinde yeniden üretim çok zor bir iştir. İçinde yaşıyoruz her gün daha da zorlaşmaktadır.

Bu durumda anayasa tanımını da bir daha gözden geçirelim. Devletin kendi organları arasındaki kuvvet bölüşümünü bize veren, bireyle devlet arasındaki liberal ilişkileri düzenleyen temel metindir? Hayır, öyle bir şey değil. Benim baktığım yerden; verili bir Cumhuriyet projesinin normatif ifadesi demektir. Yani anayasayı oluşturan bütün kelimeler, bütün yan cümleler, bütün cümleler kendisinin verili bir hikayeye referansıdır. O yüzden kazuistik değildir anayasalar. O ancak onun arkasındaki hikaye çöpe gittiği zaman tartışma konusu haline gelir.

Cumhuriyet projelerine yönelik bir şey daha söylemek gerekiyor. Cumhuriyet projesinin hakim olması demek, birilerinin, tekme tokat döverek kabul ettirmesi değildir. Burada mütehhakim vardır hakim yoktur, dominasyon, tahakküm dediğimiz şeydir. Hakim olması; beğenmeseniz de, toplumun azımsanmayacak kısmı beğenmese de, diğer olasılıklar karşısında ehveni şer görülür. Burada hegemoni vardır. Hegemonya nedir? Kendi menfaatinizi hepimizin menfaati olarak tanıtma potansiyelinizdir. Bu aktif olabilir ya da ehveni şer cinsinden olabilir, yani beğenmiyorum ama eh napalım?

Şu an Türkiye’nin en ciddi sıkıntısı bu. Türkiye’de hakim bir Cumhuriyet projesi yok. Bir Cumhuriyet projesinin, 1980’de üretilen Cumhuriyet projesinin stabilize hale getirilmesi onun kendiliğinden hakim hale gelmesi anlamına gelmez. AKP bir ölçüde 1980’de başlayan sürecin çok güçlü revize edilmiş haliyle payandası. AKP kendi projesini ortaya koydu ama hakim hale getiremedi. Bu durumda bu Cumhuriyet projesi hakim hale gelmezse AKP’nin önerisi de -hiç endişelenmeye gerek yok- bir önceki Cumhuriyet projesin önerdiği metin ne kadar meşruiyet krizi içindeyse aynı şekilde meşruiyet krizi içinde olacak.

Zaten doğduğu gün meşruiyet krizinin taşıyıcısı olarak doğdu, öncekinden daha meşru olamayacak ve koşarak gidiyor. Dediğim gibi hegemonik süreçlerde bütün toplumlarda rıza ve şiddetin bir oranı vardır. Hegemonik bir pozisyon elde etmek için rıza üretimini arttırmanız gerekir. Eğer hakim bir Cumhuriyet projesi yoksa sizin bu yaptığınız normatif değişiklikler rıza üretiminden kaynaklanan sıkıntıları şiddet üretimiyle bastıracağınız anlamına gelebilir.

Öyleyse belirli koşullarda bu çok fena olabilir. Nedir bu belirli koşullar, bize bunu siyaset bilimi öğretir. Bir, çok güçlü uluslararası ittifakınız yoksa, birkaç devlet başkanıyla canım cicim meselesi değil, birikim stratejisiyle entegrasyona benzer bir yakınsaklaşmanız yoksa olmaz. İki, birikim stratejisi. AKP iktidara geldiğinde az gelişmiş ülkelerin birikim stratejisi vardı. Bu çok az gelişmiş ülkeler için çok önemli çünkü Türkiye gibi az gelişmiş toplumlar içersinde toplumsal zenginlik, piyasalara çok dayalıdır. Hala piyasalara dayalı olarak fakirliği paylaşıyoruz.

Eğer böyle biraz gelişmiş ülkeyseniz en çok muhtaç olacağınız şey hukukun üstünlüğü prensibidir. Az gelişmiş bir ülkeye piyasa yoluyla değerlenmeye hevesli para ancak önünü görebilirse gelir, göremezse gelmez. Kim gelir onun yerine? Kendi varlığını piyasa üzerinden yapılan faaliyetlerle bulmayan bir para türü gelir. Bunlar şöyledir mesela, meşruiyeti sorgulanır şekilde, az gelişmiş ülkenin kralısınızdır, o ülkenin toplumsal varlığı olan hidrokarbon zenginliklerini, cevherleri elinizin altında tutmaktasınızdır, o halka ait olması gereken değerleri kolektif mülkiyet adı altında elinizde tutmaktasınızdır, bu paranın kaynağı bildiğimiz anlamda piyasa değildir.

Bu adamlar gelirler ama bu adamları unutmayın, şöyle bir özellikleri vardır; parayı piyasada kazanmadıkları için onu korumanın yolunu piyasada arayabilirler de aramayabilirler de. 2008’den bu yana kriz dönemlerinde aramamaya daha çok meyil ederler. Kriz dönemlerinde bu tip sosyal sınıfların piyasaya bağımlılıkları azalır ve bunların getirdikleri para çok “operasyonel”dir. Amerikan ya da Avrupa parası geldiğinde nereye gideceksin, hangi süreyle geleceksin, kendini nasıl garanti altına alacaksın gibi paranın kaynağında bu sorulara cevap vermek zorundasınızdır. Oysa ki körfez parası ya da ona benzer başka paralar, geldikleri zaman geliş nedenlerini izah etmezler, bankalar aracılığıyla gelmezler, bankalar aracılıyla gelirlerse 15-20 bin ayrı hesaba ayrılır içerde birleşirler takip etmenizi güçleştirirler, uçakla gelirler..

O.K. : Kargoyla gelirler. Fiziken gelebileceğini varlık fonuna yazdılar.

A.M.Ö. : Böyle gelen 5 Milyon dolar ABD den gelen 5 Milyon dolardan daha değerlidir.

O.K. : Peki, Cumhuriyet projesi yerine böyle bir birikime dayanan, paraya dayanan hukuk mu kuruluyor?

A.M.Ö. : Hayır bu birikime dayanan örgütlenme de kurulmuyor, kurulamıyor. Bu birikime dayanan örgütlenme de daha İslami bir Cumhuriyet projesidir. Bunun da yazılmamış bir projesi var, ne mesela, bizim Kanuni’nin dizisi. Orada galiba biri içki mi içmiş? Bu projenin taşıyıcıları çıldırdılar. Onlara göre çünkü, bizim her Cumhuriyet projesi, geleceğe yönelik her tasarım geçmişten gelen bir tasarım içerir.

Şimdi bu kadar büyük hikayelerden daha somut bir şeye gelelim. Bu değişiklik metninin arkasındaki dünya görüşü ve tasarımı kendisini henüz açıkça ortaya koymuş değildir. Nereye gideceğimiz belli değildir. Ben bir şeyler hissediyorum tabi ama… Ali abinin apokaliptik tezleri doğrudur ama Onur’un itirazı da o kadar haklıdır çünkü ucu açılmamıştır.

Üstad: Tam anlamıyla rejim değişikliği diyemeyiz o halde.

A.M.Ö. : Nereye varacak bilmiyoruz… Ali abi şu nedenle haklı hukukun üstünlüğü prensibiyle, güç aldığı kaynak nedeniyle ilişkisi zayıf olabilir. Bu Türkiye gibi bir ülkede sermayenin toptan değersizleşme sürecidir. Mesela bizim Türkiye burjuvazisinin kalbur üstüleri 1978’de komünizmden ciddi anlamda korkmuşlardı. Şu an yersiz korktuklarını görüyoruz. Ben bu değersizleşme riskinin 78’deki komünizm riskinden çok daha büyük, kendini gösteren gerçeklikte olduğunu görüyorum.

Üstad: Şu an o korku var mı?

A.M.Ö. : Ciddi bir zemini var, bir şeyden korkuyorlarsa şimdiden korkmaya başlasalar çok iyi olur.

Üstad: Savunma görevi yürüten avukatlar olarak bakarsak; karanlık günlerde de hep daha öne çıkan rolü olduğu için, hep bir umutla, o mekanizmanın içerisinde bir şeyleri takip edip zorlamak -yerimizi de bilerek, sonuçta avukatlık kurumsal bir yapı, gidebileceği yerin, çekilebileceği yerin bir sınırı var- önemli. Ali Rıza beyin endişelerini hepimiz taşımakla birlikte, şu an bizim pratiğimizde hala çok önemli yol alabileceğimizi düşünüyorum. İdare hukukuyla ilgilenen avukatlar yıllardır tartışırdı, Cumhurbaşkanı’nın işlemleri neden idarenin denetim dışında? Bu düzenleme çıktı şimdi.
.
O.K. : Ali Murat’ın değerlendirmeleri çok keyifli, oradan devam edip katkı sağlamak isterim. Birikim rejiminde tuhaflaşma var, değersizleşme var ama çok sağlam bir çıpası var. AB’ye etmedikleri laf kalmıyor ama Gümrük Birliği Anlaşması’na zerre bir şey denmiyor, ben duymadım. Bu önemli.

Diğer çok önemli nokta askeri sınai kompleks kavramı. Bu Anayasa değişikliği başkanlık sistemine doğru gidiyor. Başkanlık sisteminin asıl uygulandığı yer ABD’dir. Orada kapitalizm açıklanırken askeri sınai kompleks kavramı kullanılıyor, bu nedir? Askeri, savunma ve harp sanayiye dayalı bir büyüme var ve bu aynı zamanda ABD’nin dış politikasını belirliyor.Ne kadar çok silah üretirseniz içeride o kadar çok gelişirsiniz askeri ve sivil sanayi gelişir, bunu yapabilmek için dünyada jandarma olmanız gerekir. Aynı yapıyı Türkiye’ye taşıma riskimiz var. En büyük Koç grubu, Türkiye kapitalizminin bel kemiği askeri sanayiye girdi.

Genel değerlendirmede parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçiş olduğunu düşünüyorum. Bu sefer spekülasyon değil deney yapalım…

Cumhurbaşkanını İngilizceye çevirelim. Bunu söylememin nedeni şu, burada getirilen şey düpedüz başkanlık. Cumhurbaşkanı ancak siyasal rejiminiz Cumhuriyet ise olur. Bakanlar Kurulu kaldırılarak aslında cumhurbaşkanlığı da kaldırılıyor, düpedüz Amerikan sistemine gidiyoruz ve geriye başkan kalıyor.

Amerikan Anayasası’nda devlet nasıl nitelendirilmiş, dilerseniz ona bakalım. Cumhuriyet olarak adlandırılmıyor, nitelendirilmiyor. Amerikan Devleti. Bu durumda bizim sistemimiz Türkiye Cumhuriyeti’nden Türkiye Devletine geçiştir. Bu siyasi değildir, salt hukuki analiz yapıyorum. Hatta teknik olarak şunu da sorabiliriz, Anayasa’yı değiştiren bir Kanun, Anayasa’nın değiştirilemez hükümlerini zımnen ilga edebilir mi? Zımni ilga diye bir kurumumuz var biliyorsunuz, eşit normlar arasında yapılır. 1. ve 2. maddeye ilişkin potansiyel burada, cumhurbaşkanlığını kaldırıp başkanlık sistemi deselerdi Cumhuriyet’i değiştirmeleri gerekecekti. Bunu yapamadılar.

Üstad: Orada zımni ilga ama Anayasa Mahkemesi yorumlarında bütün normlar eşdeğer kabul edilmiyor değil mi? Bazı normların, değerlerin üstünlüğü kabul ediliyor. O anlamda bakılırsa ilk üç maddenin gücünde norm olmadığı rahatlıkla söylenebilir aslında.

O.K. : “Değiştirilemez normlar için zımni ilgayı tartışamayız” diyerek rahatlıkla yanıt verilebilir.

A.M.Ö. : Ben şunu söyleyebilirim, ön varsayımın şu sanırım Onur; ilgili toplumun siyasi teşkilatı parlementer formda değilse, orada Cumhuriyet’ten söz edemiyoruz.

O.K. : Bizim anayasa hukukumuzda, Cumhuriyet bizim devlet biçimimiz olarak tanımlanmış, bir siyasi rejim olarak değil. 24 Anayasası’ndan bu yana Cumhuriyet olarak tanımlanıyor. 20-24 arasında Türkiye’de Cumhuriyet yok hükümet var, adı da Türk Devleti. İlginçtir Lozan’ı imzalayan da Cumhuriyet değil, Türkiye Devletidir. Yürütme organını nasıl kuracaklarını tartışmaya başladıkları zaman Cumhuriyet ilan ediliyor. Meclis başkanını nasıl seçeceklerine ilişkin bir kriz yaşanıyor onunla da bağlantılı bu.

A.M.Ö. : Bunlar çok önemli şeyler ama ben hala şunu anlamıyorum parlamenter sistemle Cumhuriyet’i özdeşleştiriyorsun şu an…

O.K. : Evet bu sağlam bir soru ama Amerika Cumhuriyet değil mi?

A.M.Ö. : Benim baktığım yerden evet Cumhuriyet.

O.K. : Tabii ki Cumhuriyet soydan gelmiyor, kalıtımsal değil, temsilden oluşuyor ama Amerikan Devleti’nin biçiminden söz ediyorum ben…

A.M.Ö. : Tamam, diyorsun ki bir devletin biçiminin Cumhuriyet olarak adlandırılabilmesi için onun parlamentosu ve Bakanlar Kurulu’nun olması gerekiyor.

O.K. : Evet, Cumhurbaşkanı’nın olması gerekiyor.

A.M.Ö. : Bu aksiyonun geçerliliği üzerine konuşalım, burada bir sorun olabilir.

O.K. : Evet olabilir ama bunu bizim sistemimizden sınayarak bu sonuca ulaşıyorum ben. Ben de şüphe yaratan şeylerden ilki; Amerikan Anayasası yapılırken Avrupa’da düpedüz Cumhuriyet var, neden Cumhuriyet’i seçmediler? Öncelikle burada şüphelendim. İkincisi bizim anayasalarımızı oluştururken 21 Cumhuriyet değil 24 Cumhuriyet, bunlar hep devlet biçimi olarak tanımlanmış, siyasal rejimden bahsetmiyorum. Devletin biçimini Cumhuriyet olmaktan çıkartmak önemli bir şey. Şu an bana kalırsa devletin biçimi Cumhuriyet olmaktan çıkarıldı bunun aracı da başkanlık sisteminin getirilmiş olmasıdır.
Ağır bir yorum olabilir ama ben bu yorumda yine de ısrarcıyım. Gelirken YÖK tez kataloguna baktım, özetler bölümüne başkanlık sistemi yazdım, 1982’den başlayarak, 63 tane başkanlık sistemine ilişkin tez çıktı. Bu işler aynı zamanda bir paradigma, ideolojik hegemonya işi ve entelijansiya buna hazır. Başkanlık sistemi Türkiye’de zaten hazırlanmış bir şey ama sadece başkanlık sistemine ilişkin değil bu hazırlık, aynı zamanda bu bir kültür değişimidir. Türk sistemi 1071‘den beri, eğer öyle bir tarih varsa, o tarihten beri Roma üzerine kurulmuştur. Sonra İstanbul’u fethetmiştir ve Bizans’tır. Bizim sistemimiz Romanist hukuk sistemidir. Hepimizin okuduğu hukuk fakültelerinde kamu hukuku özel hukuk bölümleri vardır. Şu anda olan ise bu Romanist gelenekten köklü olarak çıkış müdahalesidir.

Üstad: Romanist gelenekten nereye geçiyoruz peki?

O.K. : Anglo-Amerikan sistemine geçiştir bu. Askeri sınai kompleks kavramıyla da bağlantısı olabilir, birikim sistemiyle de bağlantısı olabilir.

A.R.A. : Kıtayı terk ediyoruz yani.

O.K. : Kararnameleri tartıştığımız zaman bakacağımız yer artık Fransız kaynaklar olmayacak, Amerikan kaynaklara bakacaksınız. Seçim sistemleri parti sistemlerini tartışırken… “Kitaplarımız değişiyor.” dediğim buydu. Hanginiz kamu hukuku çalışırken İngiliz idare hukuku kitaplarına bakarsınız ki? Böyle bir şey yoktu. Köklü bir değişim oluyor ama Anayasa değişikliği yapmıyor bunu. İki tane olgudan bahsedeyim size, çok tuhaftır, bizim öğrencilerimiz mezun olunca kaymakam olurlar, kaymakamları İngiltere’ye staja gönderirler. 15- 20 yıldır böyledir bu. İngiltere’de ilçe yok, mülki idare sistemi yok. O zaman niye İngiltere’ye gidiyor? Bu yüzden gidiyorlar. Bütün polis teşkilatımızın amir kadrosu Amerika’ya gider.

Üstad: Askerlerimiz de NATO’dan da önce Amerika’ya giderdi.

O.K. : Alman sisteminden çıkılmıştır, tabii. Ama Osmanlı modernleşmesi 3. Selim’i de önceleyen bir şekilde, kıtadır. Kıtadır bizim modernleşmemiz. Burada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin de etkisini eklemek gerekir.

AİHM’nin özelliği çok fazla sayıda ülkenin ortak hukukunu yaratmaktır. Bir de ondan önemlisi, hakkaniyet mahkemesi gibi çalıştığı için bizim hukukumuzun temeli olan kavram hukukçuluğunu, norm hukukçuluğunu kullanmaz, Anglo-Amerikan tarzıdır, olay temellidir. Tekil durumundaki hakkaniyete bakar. Normatif düşünce yoktur. E şimdi, bununla yoğrulmuş bir kamu hukukçusu, bilgi kaynağı değişmiş bir bürokrasi, ODTÜ, Bilkent, Boğaziçi ve Hacettepe tarafından domine edilen bir sosyal bilimler… Bütün bunların sonucu olarak tabii ki Türk toplumunun kültürüne ilişkin köklü değişimden söz edebiliriz. Anayasaların özelliği, toplumda o güne kadar olan birikimi yansıtmasıdır. Bunu kötüleyebiliriz, bir sürü olumsuz yanı olabilir ama bugüne kadar oluşmuş olan bu kaymayı, Romanist gelenekten Anglo-Amerikan’a doğru kaymayı, yazmaya çalışmışlar.

Üstad: Toplumda belli bir karşılığı var o zaman.

O.K. : Az önce dediğim sebeplerle bence var. Bu yeni sistemde yani, parlamenter sistemden başkanlık sistemine, Romanist gelenekten Anglo-Amerikana, Türkiye Cumhuriyeti’nden Türkiye Devleti’ne geçmenin sonuçları da olacak çünkü siyasal sistem dediğiniz zaman sadece meclis yürütme ilişkisi anlatılmaz. Herhangi bir karşılaştırmalı siyaset kitabına baktığınızda ülkelerden bahsedilirken, meclis yürütme ilişkisi, seçim sistemi, parti sistemi, yargı örgütlenmesi, basın örgütlenmesi, sivil toplum örgütlenmesi, kamu görevlileri sistemi ve sendikalar anlatılır. Sistem bütün bunlarla bir bütündür. Burada müdahale edilen şey, çok köklü bir şeydir ve meclis yürütme ilişkine ilişkindir ama bu kurgunun parti sistemi ve seçim sistemi üzerine çok önemli etkisi oldu.

A.M.Ö. : Diyorum ya normlar kendi metinlerine referansla anlamlandırılmazlar. Onur’a katılıyorum ama küçük çekincelerim var. Birkaç şey söylemek istiyorum. Şunu akılda tutalım istiyorum bu bir hegemonik proje değildir, olması da zor gözüküyor.

Üstad: Rızanın yetersizliği nedeniyle mi?

A.M.Ö. : Evet evet… İkincisi Cumhuriyet Dönemi hukuku üzerine Onur’un Romanist dediği şeyler doğrudur ama 1071’den alamayız, Roma geleneklerinin Türkiye’deki etkisi tartışmaya açıktır, vardır muhakkak ama biz bu sistemin bir parçası değiliz, Osmanlı Roma değildir. Cumhuriyet dönemi açısından katılıyorum.
Üçüncüsü, şu teze de katılıyorum; Anglo-Amerikan sistemi daha büyük bir referans kaynağı olacak ama bunun sebebini başkanlık sisteminde aramamak lazım. Onur’un da söylediği gibi daha büyük “küreselleşme” diye boş bir laf vardır ama içini doldurduğunuz zaman içine koyacağımız şeyler bizi oraya götürür. Aslında bana sorarsanız bu Körfez bağlantıları bizi herhangi bir sistemi mumla aratacak yerlere götürebilir. O yüzden sanki bir sistem var da, biz o sistemden bu sisteme geçiyormuşuz gibi bir şey sakın düşünmeyin. Ama evet Anglo-Amerikan etkisi çok artacak bunun çeşitli sebepleri var, küreselleşme başlığı altında çoğu zaman yarım yamalak tartışılan şeyler.

Bunlardan biri AB süreci, orada yerelleşme “subsidialite” dedikleri bir ilke var bizim için çok korkunç bir şeydir, yerel yönetim şartlarında kendini gösterir. Bizim son zamanlarda kamu reformlarında etkili olan, doğrudan siyasi-idari federalizme götürebilecek bir şeydir. Yönetişim, küresel ölçekte başta az gelişmiş ülkelerden başlayarak önce ulus devletin altında bölgeler üretiyor daha sonra bu bölgeler arası koordinasyon sürecinde ulus devletin merkezini çıkartıyor. İdari vesayet gibi şeyleri parçalamanın ve oraya saldırmanın sebebi budur. Bu son değişikliklerde o saldırıyı net bir şekilde görüyorsunuz.

Yönetişim, bölgeselleşme, yerelleşme ve neo-liberalizm gibi bütün bu arkada konuşulmayan ve yazılmayan hikayeyi dönüştürdüğü ölçüde normların hiçbir satırını değiştirmeseniz de, Ali Rıza abinin de dediği gibi temel hak ve özgürlüklerin tek bir satırı değiştirilmedi. Basit bir örnek vereyim, 1995-96’da Yargıtay bir karar verdi, “iş hukuku evrensel olarak işçinin korunmasına yöneliktir ama işyeri olmazsa işçi de olmaz.” Bu bence çok büyük bir buluştu, hukuk tarihine geçmesi gerekirdi. Ama daha da önemlisi vardı, kitabı o sıralarda 22-23 baskı yapmış ve o döneme kadar işyerinin korunmasını kitabına basmamış bir hocamız, 96 basımında iş hukukunun prensiplerinin birinci sırasına işin korunmasını koydu. Tezimde de bunu kullandım. O sırada 1475 sayılı İş Kanunu vardı ve ne Kanun’da ne de tüzüklerde hiçbir değişiklik olmamıştı. Ama biz bu değişikliği gördük. Normun değiştiğini ve değiştiği yeri görmek için normun dışına bakmak gerekir. Bu çekincelerimle Onur’a katılıyorum.

A.R.A. : Ben de bu iki değerli tartışmanın üzerine katkıda bulunayım. Aslında düşüncelerimizi 2010 Anayasa değişikliğine çevirmek istiyorum ben. Bu yönüyle çok tartışılmıyor ama bugün olmayan YARSAV içinde çok ciddi şekilde kendi arkadaşlarımızla tartıştığımız konu şuydu; 2010 Anayasa değişikliği yargının liberalleşmesi ya da daha genel bir deyimle Kıta Avrupası sisteminden Anglo-Amerikan sistemine geçen yargının modeliydi. Bunu bir türlü anlatamamıştık, bu tabii yargıç-savcı dünyası ile savunma dünyasının, hukuk eğitiminin doğal bir yansımasıydı.

Bakın ilk örneği, Anayasa’nın aynı metinlerini liberal yorumlarıyla Anayasa Mahkemesi başlattı. O dönem Zühtü Arslan’ın (Anayasa Mahkemesi Başkanı) özgürlük tanımının ve çalışmalarının ABD özgürlük çalışmaları olduğunu bir dipnot olarak bırakacağım…Aynı Anayasa Mahkemesi, aynı Anayasa… Ama bakıyorsunuz 40 yıllık tarihi boyunca verdiği içtihatlarını; laiklik, hukuk devleti, eşitlik ve sosyal devlet tanımlarından değiştirmeye başlıyor ve son dönemlerde biliyorsunuz OHAL KHK’ları ile değiştirmeye devam ediyor.

Dolayısıyla zaten 2010 yılında bunun adımı atılmıştı ve Anayasa’yı liberal yorumlayacak organ aslında yerel mahkemeler de dahil olmak üzere asıl değişikliği 2010 da yapmıştı. Sözü geçtiği için zımni ilga meselesine Anayasa Mahkemesi’nin 2008 yılında verdiği kararla değinmek istiyorum. Anayasa Mahkemesi’nin 05.06.2008 tarihli, 2008/16-e,2008/106-K sayılı kararı, türban ya da dinsel örtünme dediğimiz madde değişikliğinin AYM tarafından iptal edilmesi meselesi… O da Anayasa madde 1 ve 2 ye dokunmuyordu ama AYM dedi ki, “Siz 10. ve 42. maddede yaptığınız değişiklikle dolaylı yoldan Anayasa’nın 1. ve 2. maddelerini, demokratik laik Cumhuriyet ilkelerini, değiştirdiniz.” Anayasacılar bölündü, 367 kararında olduğu gibi tartıştılar ve o tartışmanın özü de Ali Murat hocamın dediği gibi o zaman düşünülmeyen sonradan ortaya çıkan meseleler vardı. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi orada zımni ilga meselesine şöyle baktı, “Dolaylı da olsa Anayasa’nın bütünlüğünü, bütünü içinde hem devlet modelini hem de haklar ve egemenlik modelini değiştirmeye kalkarsanız ister 5. madde ile oynayın ister 155. maddeyle, bunu yapamazsınız. Kurulu iktidar bunu yapamaz.”

Buradan tekrar Onur hocamın söz ettiği Cumhuriyet’in nitelikleri bölümüne geçeceğim. Çünkü birinci madde devletin şekli Cumhuriyet derken çok soyut bırakıyor. Bunu ikinci madde açıyor, orada da soyut ama şöyle açıyor; “demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti” diyor ve yukarıda da ilkelerini koyuyor. Buna el attığınız an bu bütünlük de bozulmaya başlıyor. Bu bütünlük içinde Onur hocamın dediği gibi parlamenter durum ne kadar büyük ya da Ali Murat hocamın dediği gibi ne kadar küçük olursa Cumhuriyet olur ya da olmaz bu ayrı bir tartışma. Bu Anayasa’nın, 1982 Anayasası bile olsa bütünlüğü 1961, 1924 hatta 1921’den gelen ve hatta onu besleyen 1876 Kanun-i Esasi’den gelen bütünlüğü içerisinde, bu yeni Anayasa’yı -ben buna ısrarla Anayasa değişikliği değil yeni Anayasa diyorum- kurulu meclisin yapamayacağını düşünüyorum.

Anayasa’nın ilk üç maddesinin değiştirilememesi yasağını da ihlal ederek getirilmiş, hem de köklü bir Cumhuriyet ihlali meselesi. Buradan birinci bölümdeki bir tartışmayla devam edeceğim, Anayasa dönemi çok iyi bir vurgu oldu Onur hocam. Anayasa’nın dönemi yani yürürlüğe girmeden önceki dönem ile sonraki dönem arasındaki artık Anayasa anlamsızlaşıyor sözcüklerini ben üçe ayıracağım. Özellikle Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesinden sonraki dönemle 16 nisana kadar olan dönemi de ekleyeceğim. Orada Anayasa Mahkemesi’nin de katkısıyla zaten Anayasa fiilen uygulanmaz hale geldi. Fiili durum sözcükleri zaten kimin söylediği önemli olmasa da bunu anlatıyor. Anayasa zaten fiili durum olarak 2010’dan sonra ama daha da keskin olarak Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesinden sonra…

O.K. : Halk tarafından seçilmesi derken 2007’yi kastediyorsunuz, değil mi?

A.R.A. : 2007 Anayasa değişikliği, orada da küçük oyunlar var biliyorsunuz. Anayasa’nın iki hükmü yürürlüğe girmeden 18 ve 19. geçici maddeler kaldırılmıştı. Kaydırılmıştı o seçim… 16 Nisan’a kadar gelen dönemde Anayasa zaten fiilen ilga edildi, rafa kaldırıldı. Seçimlerde YSK desteği ile kimi durumlarda yargının desteği ile, ki savunmanlar bunu çok farklı örnekleriyle yaşadılar, dolayısıyla bu üç dönemi bir arada değerlendirdiğimizde, biz daha ikinci dönemin başındayız. Ama birinci dönem bize bu emareleri vermişti. Uygulanmayan veya farklı uygulanan, hem de AYM kararlarına rağmen yorumu ve niteliği değişen Anayasa maddelerini vermişti, nitekim bu örnek zaten Anayasanın o ana maddelerine dokunmadan şu 18 maddeyle bu işin nasıl yapılacağın örneğidir, yansımasıdır.

Üstad: Bu temel maddelere dolaylı yoldan dokunabiliyorsunuz. Bu şu anlama da geliyor. O maddeleri dönemin ruhuna uygun olarak okuyorsunuz. Peki, beş yıl sonra bu maddeleri bambaşka şekilde okuyan bir yorum hakimi olduğunda, Cumhuriyet’in devamı niteliğinde bir durum olur?

A.R.A. : Kesinlikle verebilir. Lenin’in çok sevdiğim ve benim meslek yaşantımda Anayasa dilinde de ilke olarak kullandığım klasik sözü vardır: “Anayasalar yaratmazlar, saptarlar.” Dünya Anayasa tarihlerine de baktığımızda öyle olduğunu görüyoruz. Oturup, yazıp ondan sonra onu uygulamaya sokmazsınız. Nitekim bu değişikliklerde de fiili durum olarak gelmiştir.
Buradan hareketle söylüyorum, gerçekten AYM’nin laiklik tanımı nasıl değiştiyse, eğitime bakışı nasıl değiştiyse, OHAL dönemine ilişkin hukuka bakışı nasıl değiştiyse, 3-5 gün sonra yahut 5 ay sonra, 2019’a gelene kadar belki de değiştirdikleri Anayasa’nın maddelerin bile değiştirmeye kalkışabilirler.

Hukukta benim savunduğum dünya görüşünün sözcüğü değildir o, hukuk belirsizliği deyimini daha çok eleştirel hukukçular kullanır, değil mi Onur hocam? Bu belirsizlik tam buraya oturan bir belirsizliktir. Buradan baktığımızda bu üç dönemi birlikte değerlendirdiğimizde, hemen uygulamaya sokmama tezi de bence oradan kaynaklanıyor. Maçın ilk raundunu çok rahat kazandılar. AKP’nin başkanı Cumhurbaşkanı’dır, Cumhurbaşkanı AKP’nin başkanıdır. Bu, bugüne kadar gelen ara modelin en önemli uygulama ayağı olarak yürürlüğe giren maddedir.

Onur hoca örnek verdi. Bir maddeyi açıp okuyorsunuz CBK’lar Anayasa Mahkemesi denetimine tabii. Ben savunmanlara eyvah diyorum. Orada ne tür CBK’lar Anayasa Mahkemesi’nin denetimine tabii olduğu yazmayacağı için her türlü CBK idari yargıdan, ben bakmam, diye dönebilir. Dönmez mi? Zaten bugünlerde yargıçların en beceri ile yaptığı şey usulden red.
O.K. : Ali Rıza hocam, bana bir soru geldi. “Cumhurbaşkanının parti üyesi olmasına olanak tanıyan anayasa hükmü nedir? Gösterir misin, nerede?”. Açtım baktım, “partisi ile ilişiği kesilir.” hükmü çıktı, “Peki, buradan üye olabilir anlamı nereden çıkar?” dedi. “Aman hocam mefhumu muhalifinden çıkar.” dedim. “Peki, parti genel başkanı olması ilişkin dayanak neresidir?” dedi, “Parti üyesi olabiliyorsa olabilir.” dedim. Bana itiraz olarak dedi ki basit bir tüzel kişilik olan dernekte dahi derneğin yönetimindesindir, gidip derneğin faaliyet alanı dışında bir şirket kurmuşsundur, çekilmen gerekir. Ticaret hukukunda bile “çıkar çatışması” kavramı vardır.

A.M.Ö. : Devlet Memurluğu Kanunu’nda da var… Üye olabilirsin ama merkez karar yönetim kuruluna giremezsin.

O.K. : Ben de o zaman bir bakayım dedim. Anayasa hükmüne baktığınız zaman, bu hala değişmedi, devletin başı Cumhurbaşkanı’dır, yürütme yetkisi Cumhurbaşkanı’na aittir, burası çok önemli bir hüküm. Devletin başı olsa belki bir olasılık parti başkanı olabilir ama devam etmiş “Cumhurbaşkanı devletin başkanı sıfatıyla Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk milletinin birliğini temsil eder.”

A.R.A. : Orada “başkanı” kelimesi çok önemli…

O.K. : Evet ama “Türk milletinin birliğini temsil eder.” Parti adı üstünde hizip demektir. Burada belirgin biçimde bir aykırılık var.

A.R.A. : Tam da liberal hukuk okumasına uygundur bu. Hüküm yok, niye yok? Yasaktı o hüküm. Neydi? “Cumhurbaşkanının ilişiği kesilir.” Nedir? Var olan ilişiği kesilir. Böyle bir yasak ortadan kalktığına göre Kıta Avrupası hukuku ve yargısı Onur hocamın yerinde sorularını soracak ve karşılığı yok ama anglo model, liberal model bunu çok rahat tanımlamış. Çünkü yazılı olarak yasak yok. Yasak olmadığına göre her şey olabilir. Burada Teziç hocayı da anmış olalım. Bir söyleşisinde İngiliz Lordlar Kamarasından Kingson şöyle diyor: “Yazılı olmayan İngiliz modeli tek şeyi yazmıyor, kadını erkek erkeği kadın yapma meselesi…” ya da başka bir ingilizin dediği gibi “Biz ineğe süt sağdırırız ama öküze süt sağdıramayız. Doğal olmayan bir şey…” Biz burada çok haklı olarak Cumhurbaşkanının partili olmasını madde olarak arıyoruz.

O.K. : Var ama hüküm var işte. Türk milletinin birliğini temsil eden bir kişi parti başkanı olamaz…

A.R.A. : Yani yasak hala sürüyor.

O.K. : Tabii ki sürüyor. Bununla bağlantılı olarak, Anayasa’ya bu kadar aykırı biçimde Cumhurbaşkanı’nı parti başkanı yapma AKP Genel Kurulu, AKP Kongresi tarafından yapılacak.

Onur Boyacı: Ben de şunu sormak istiyorum. Bugün gelinen noktada Anayasa Mahkemesi’nin tutumunun etkisi nedir? Mesela YSK’nın açıkça yasaya aykırı karar almasının sebebini AYM’nin pasif kalmasında görüyorum. Sizce durum nedir?

Mehmet Yoğurtcuoğlu: Şimdi anladığım kadarıyla sizin söylediğiniz yargı bağımsızlığının sistemin içindeki önemi, keza AYM’nin geçmişten gelen kararlarını değiştirir nitelikte tutum sergilemesi.. AYM burada daha önemli bir yer tutuyor, bu yorumlar artık toplumsal denge veya adalet duygusu için değil de belli bir erke veya anlattığınız devlet tanımına mı yapılıyor? Hukuk adına toplumu tatmin etmek değil de birilerini ilerledikleri yolda rahatlatmak adına mı her türlü aşamasında yardım ediliyor? Bu durumun gidişatı nedir?

Hürmüz Biçer: Anladığım kadarıyla şöyle bir yorum var “AYM’de yorum yöntemiyle bu sistemin değişimine aracılık etti.” Sistem bu şekilde yerleştiğinde, Anglo-Amerikan ya da Kıta Avrupası arasında kaldığında AYM kendiliğinden sistemi denetleyen bir mekanizma haline de gelebilir mi?

A.M.Ö. : Çok genel çok soyut olacak yine ama cevap vereyim. Şunu unutmayalım bürokrat kendine ait iktidarı kullanmaz, aynı şekilde bürokrat kendine ait sözü de asla söylemez. O yüzden ben Onur’un kadro endişelerine de katılmıyorum. Peki bürokrat ne yapar? Ortalama zekadaki bir insan ne yaparsa onu yapar. Hangi söylemi içinden konuşursa, kendisini bireysel olarak en hayırlı pozisyona getireceğini düşünür.

İçinde bulunduğumuz kurumların belirli söylemleri vardır. İstikrarlı bir Cumhuriyet projesi bulunmadığı zaman devlet aygıtları içinde söylemler çelişebilir ve hakim grup bunu sürekli düzenlemeye çalışır, kendine uymayanları açığa alır vs.. Bu parçalanma yani hegamonik bir Cumhuriyet projesinin bulunmaması nedeniyle kurumlar birbirleriyle uyumlu, öngörülebilir çıktılar vermemeye başlarlar. Bunun böyle olmasının sebeplerinden birisi, piyasalar aracılığıyla değerlenmeyen paranın git gide etkin olmasıdır, o para da çok muktedir, çok güçlü değildir. Arıza çıkarmaktadır ama kendisi hidrokarbon satıcısı olamayan gariban toplumlara istikbal sağlayamaz. Ama ciddi gerilimler yaratır; önümüzdeki 5-6 sene de yaratacaktır.

Şunu da unutmayalım yine, toplumlar ineğe benzemez, şu anda ineğin ateşi çıktı buz koyalım, düşer, diyemeyiz. İnek organizma olduğu için ölmeyecekse normale döner. Türk toplumu ya da dünyadaki herhangi bir toplum inek değildir, organizma değildir, dönemeyebilir. Bakalım işte Suriye’de bundan 5-6 yıl önce kendine göre kör topal istikrarlı bir şey vardı. 1970’in başında oradaydı Kaddafi… Kim inanırdı beslediği adamlar tarafından… Bir gidişimiz yok, yani ben sizin içinizi rahatlatamam, kötüye gidiyoruz da diyemem. Ama şunu biliyorum hakim bir Cumhuriyet projesi yok. Bu çok destabilize ve sarsıcı şeyler doğurur, buradan zerre kadar hayır beklemeyiniz.

A.R.A. : Sorular Anayasa Mahkemesi’ne yoğunlaştığı için ben devam edeyim. Sevgili arkadaşlar, bizim kafamızda, bize öğretilen modelde son zamanlarda anayasacıların çok konuştuğu kuvvetler ayrılığı prensibi meselesi, yargı bağımsızlığı meselesi var ya hani… Hukuk vardır, biraz liberallerin diliyle konuşayım ben, hukuk olacak. Mutlaka olacak… Ama piyasa çözecek her şeyi, çünkü piyasa sorun çıkarmayan mekanizmadır, sorun çıkarsa yargının önüne gidilecek ve sorun çözülecek. Ama hepsinin başında piyasa sözcüğü var.

A.M.Ö. : Bunu bile bulamayabiliriz..

A.R.A. : Tam da oraya geleceğim. Onur hocam çok ilginç örnekler verdi. Cumhurbaşkanının parti üyeliği meselesinden tutun, benim verdiğim Anayasa değişikliğinin Anayasa aykırı olduğu örneğine kadar… Eğer biz hukuk konuşacaksak, liberal hukuktan söz etmiyorum, evrensel hukuk ilkelerinden söz ediyorum. Eğer hukuk varsa, zaten bu Anayasa değişikliği, ne yazılabilirdi ne de birileri yazabilirdi -tabii kıyıda köşede nitekim 1978’de benzeri yazılmıştı-. 1978’i anımsayanlar ya da okuyanlar bilirler, kriz dönemi zaten ondan sonra 12 Eylül’e gelinmiştir. Aslında iki isme atfedilen Otel Anayasası denilen tam da bunun başka bir modeliydi, başkanlık sistemi olarak…

O.K. : Hocam “Otel Anayasası” nedir?

A.R.A. : Demirel dönemi.. Ecevit’i gazete ilanlarıyla yıktıktan sonra kurulan bir azınlık hükümeti, orada da kriz devam ediyor. O zaman ki koşullar çok buna el vermedi hatta yedek milletvekilliği meselesi bile vardı orada. Neyse işi şuraya getireceğim, bildiğimiz devlet, bildiğimiz hukuk mekanizmaları içindeki denetim sözcüğü; yürütmenin denetimi, yargının denetimi, yasamanın denetimi… Anayasal denetim mekanizmaları çalışmaya başlamadıkça Onur hocamın sorduğu soruların karşılığı yok. Anayasa Mahkemesi, en çok soru oradan geldi, önüne gelmediği için çok rahat. Gitseydi ne olurdu? Örneğin 110 milletvekili önüne götürseydi ne olurdu? Öyle bakınca hep çıkmaza gidiyoruz. Artık dünyanın liberal krizi, kapitalist krizi, bu teknik olarak neyle tanımlarsanız tanımlayın, krizler olmaya başladı. O kadar büyük bir krizin içindeki dünya.

Öte tarafta da hukuk fakültelerinde üçlü okutulmaya başlanmış; Kıta, İslam ve Anglo-Amerikan hukuku… Dersler değişti, derslerin niteliği değişti. Bugün aramızda olan bir kaç hocamızın tezleriyle, verdikleri derslerle yürüyen bir mekanizma. Bu mekanizmaları kim çalıştıracak? Çalışmıyor. Karşılığı nedir? Hukuksal meşruiyet. Sanılıyor ki bu mekanizmalar çalışmadığı için yani ya önüne gitti denetledi ve izin verdi, örneği laiklik de olduğu gibi, ya da önüne gitmedi, gitmediği için de zaten meşrudur. Hukuksal meşruiyet tamamıyla hukukun satırları arasına ya da hukukun mekanizmaları arasına sıkıştırıldığı zaman vardır kabul ediliyor. Bugün Türkiye’de düzen muhalefetinin düştüğü en büyük tuzak da budur. Çıkıyorlar diyorlar ki bu Anayasa’nın olgusal meşruiyeti yok ama hukuksal meşruiyeti var, çünkü 16 Nisan’da oylandı.

Bu mekanizmayı yıkacak bir savunma sistemine girmezse Türkiye’de savunma, yargı daha kötü yerlere gidecek. Artık yargının üzerine yüklenme, Türkiye’de de çok örnekleri var ama dünyada da var. Dünya Yargıçlar Birliği bu konuda çalışma yapıyor. Yargı zaten klasik olarak hükümetin yaptığını onaylama mekanizması haline gelmiştir. Türkiye’de biz gecikmiş olarak yaşıyoruz. Daha katı bir örnek vereyim sokağa çıkma yasağı meselesinde; Anayasa Mahkemesi hem de cumartesi tarihli bir karara imza attı, tarihte hiç örneği yoktur. Kararında yine ilk kez hükümetten aldığı bilgilerle sonuca gitti; hükümet kim orada? Yasağın uygulandığı yerdeki vali ve kaymakamlar, konu nereye gitti? AİHM’e. AİHM kararlar tarihine ilk örnektir hükümetin gerekli önlemleri alacağına inanıyoruz dedi.

AİHM diyerek göklere çıkardığımız mahkeme bile siyasi davranma konusunda tereddüt etmedi. Şu okumayı yapmamız gerekiyor, sınıfsallığından soyutlayamayacağımız için öyle bağlamak istiyorum, dünyanın 21. yüzyılda geldiği kapitalist ve emperyalist krizler toplamı kendi yönetim modelleriyle bu krizleri aşabilecek arayışları da terk etmek zorunda kalıyor. Yargıyla, anayasalarla oynamasının temeli budur.

Burada Türkiye’nin konumu ne?

Biraz geri gidelim AKP’nin kuruluş aşamasında ABD ve Avrupa’nın ılımlı islam projesinin kendi içindeki çelişkilerinin devamı olarak Türk modeli dedikleri, hatta Necip Fazıl’a gönderme yaparak “Yüce Sultan” modeli dedikleri de o. Fırsat bulursanız okuyun, “Yüce Sultan” modeli bu Anayasa’nın alt yapısını oluşturuyor. Dolayısıyla artık çevre ülkelere, Ortadoğu projesinin de devamı olarak diyor ki, siz bunları denemeye başlayın.

Hiçbir anayasacı bu sistemi tanımlayamıyor. Cumhurbaşkanlığından tutun hükümdarlığa kadar her yere yerleştirilebiliyor. Siz ılımlı İslam modelinin ya da Ortadoğudaki yeşil kuşak modelinin birikimleriyle kendinize özgü modelini deneyin bakalım.

Şuraya varacağım ben, artık klasik savunma anlayışı savunmanlar tarafından da demokratik kitle örgütleri tarafından da terk edilmek zorundadır. Klasik savunma anlayışı: KHK’lara karşı dava açılamaz; hayır açılacak. OHAL KHK’ları denetlenemez; hayır denetlenecek. Somut örnek, artık KHK’larla ilgili bütün tartışmalarda 30 günlük meşruiyet süresi dolmuştur, bu KHK’lar hükümsüzdür. Ama kabullendik.

Başka bir örnek veriyorum, en çok karşımıza çıkan örnek olduğu için; Cumhurbaşkanı’na hakaret maddesi düşmüştür. Onur hocamın söylediği tezlerle birlikte… AİHM düşürün dediği için demiyorum. Bizdeki tarafsız hakem sıfatındaki Cumhurbaşkanı, onun şeref koruması olmayacağı için, artık orada bir Cumhurbaşkanı olmadığı için, madde düşmüştür. Savunmanlar buralardan gitmedikçe, buralara yüklenmedikçe mevcut hukuksal düzen içinde, -kaldı ki önümüzdeki birkaç yıl içinde uyum yasaları süreci başlayacak- anayasalar ve yasaların sağladığı savunma güvencesi kalmayacağı için savunmanlar savunma yapamayacaklar, yapabilir hale getirilmeyecekler, yapanlar da sürüklenecekler. Neden? Çünkü sayı az niceliksel güç niteliksel hale dönüşmüyor.

O.K. : Uzun bir süreden beri şuna tanık oluyoruz, örgütlü siyasal İslamcıların yetiştirdiği gençler hukukçu oldular, tıpçı oldular, hep toplumun temel meslek gruplarında oldular. Eline belge verildiğinde insanı içeriye atabilecek yerlere geldiler. Üniversitelerde bulundular, toplumun aklını burası oluşturmaya başladı. Sol kesim ise kitaptan olabildiğince uzak durmaya çalışan, yaptığı işi sevmeyen, hukuksal kavramlara hiçbir şekilde hakim olamayan, kavramları manipüle edemeyen entelektüel olarak iktidarsız bir grup olarak var oldular. Böyle olunca hukuk eğitimi hukukçu kadrosu ve yargıç kadrosu düpedüz siyasal İslami kültürden gelen gençlerden oluştu.

Bütün bunları şu da derinleştirdi; Cumhuriyet projesinin o muhteşem büyük hukukçuları her zaman için biraz önce bahsettiğim siyasal İslamcı gençleri sevdi, hep. Her seçim anında yanlarında daha sakin, efendi, kibar insanlar olarak bunları seçtiler. Bir de şekil şemal olarak, insan hakları hukukçuluğu yapmak eklenince Türkiye’nin yargı bürokrasisi, paradigması, aklı bunlar tarafından oluşturulur hale geldi. Kemal Gözler’in kitabından idare hukukçuluğu yapmak faciadır, kitabındaki sağ örnekleri çok güçlüdür.

Hukukun kimi kavramlarının ilerici biçimde yorumlanması gerekir. Çünkü bunlar insanlığın birikimidir. Örneğin özel hukuktaki sözleşme özgürlüğü birikimdir ;sözleşme özgürlüğü içinde genel şekil şartlarına ilişkin tüketiciyi koruyan hükümler ileri götürülmelidir. Örgütlü suçlar kavramı birikimdir. Bunlar geliştirilebilir. Hukukçuya iktidarını geri vermek gerekir. İlerici hukukçuların acilen var olan kavramları yeniden yorumlaması gerekir.

Sorularla bağlantılı bir iki saptama yapayım. Sorunları değerlendirirken dünya sistemini kurgulamak gerekiyor. Uluslararası ilişki bilmek, ulusal sistemi bilmek ve ikisi arasındaki dengeyi kurmak gerekir. Ulusal yapıda şunu net olarak görüyoruz; Türkiye çok güçlü bir şekilde örgütlenmiş siyasal İslam sorunuyla karşı karşıyadır. İkincisi örgütlü etnik siyaset sorunuyla karşı karşıya; bunu çözmesi gerekiyor. Üçüncüsü ekonomik krizle karşı karşıya.

Örgütlü siyasal İslam devletin bürokrasisinin fideliğini oluşturdu. 2010 Anayasa değişikliğini bunlar hazırladı, eski kuşak destekledi bir şey olacaklarını sandılar, yargı a dan z ye yenilerle oluşturuldu. Bir kısmının paralel devlet kurduğu ortaya çıktı vs… Yargının rolü ne oldu?

Anayasa hükümlerinden yararlanmak gerekiyor, bunlar bir birikim. Yargı bağımsızlığı hükmü çok önemli, Anayasa’nın 129. maddesi çok önemli, yargı bağımsızlığındaki çok önemli nokta ise “vicdani kanaatlere göre hüküm verme”… Anayasanın 129. maddesinde ve vicdani kanaatlere göre hüküm vermede “kamu görevlilerinin Anayasa’ya ve kanunlara bağlı faaliyette bulunacakları” hükmü yargıdaki sorunu çözmek için temel önemde.

Herhangi bir savunman herhangi bir başvurucu, çok radikal olacak ama şunu sorgulamalı, bu yargı organında tarikatçı var mı? Bu yargı organında tasavvuf ehli biri var mı? Bu alevi tasavvufu da olabilir Sünni tasavvufu da olabilir. Bahsettiğim felsefi akım olarak tasavvuf değildir, örgütlü mü? Bu kişi tarikata üyeyse, Anayasa’nın yargı bağımsızlığına göre özellikle “vicdani kanaatlere göre hüküm verir.” hükmüne ve Anayasa madde 129’a dayanılarak bu kişinin reddedilmesi gerekir.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hazırladığı İslam Ansiklopedisi var, orada tarikat ve tasavvuf anlatılıyor. Oradaki tanımın temel noktası “biat etme”dir. Tasavvuf ehli olup da bir tarikata üye olan kişi biat eder ve mutlak itaate tabiidir. Mutlak itaate tabii olan bir kişi yargıç olarak faaliyette bulunamaz, çünkü vicdani kanaati yoktur. Fettullahçı Terör Örgütü operasyonlarının Türk ilericileri, aydınları için çok önemli bir yol açtı, bu yol bahsettiğim yoldu ve bunu asla değerlendirmediler. Sadece Gülen örgütü değil, tarikat ehli yargıda bulunamaz.
Eğer yargıyla bir iş yapacaksak öncelikle bunu kavramsallaştırmamız gerekiyor ve Anayasa buna olanak tanıyor. Bu bilimsel bir bilgi, tarikat üyesiyseniz, biat etmek zorundasınız vicdani kanaatiniz yoktur sizin.

Yargıdaki kadrolaşmaya müdahale etmek gerekir, kadroya müdahale etmenin yolu da örgütlü siyasal İslamcılara müdahale etmektir. Bunun özel olarak çalışılması gerekir. Anayasa Mahkemesi bu durumda şu anda. Anayasa mahkemesine dava açacak bir parti ya da milletvekilinin öncelikle bütün üyeleri tek tek araştırması gerekir. Diyeceksiniz ki “Hocam siz ne diyorsunuz? İnsanların vicdani kanaatleri var, din özgürlüğü, düşünce özgürlüğü var.” Hayır, madem sistemimiz Amerikan sistemi oldu, madem sistemimiz başkanlık sistemi oldu, Amerikadaki temel özellik yüksek mahkeme yargıçlarının bebeklikten yüksek mahkeme yargıcı oldukları zaman kadar hayatlarının her türlü aşamasının kayıt altına alınmasıdır. Hangi aileden çıktı, nasıl bir okulda eğitim aldı….

Üstad: Bir de bu bilgilerin erişimi kamuya açık… Hangi davalara baktığı vb…

O.K. : Tabiî ki ayırırlar bir de içlerinde… Kürtaj karşıtı mısın? Eşcinsel karşıtı mısın? Çevre karşıtı mısın? Darwin karşıtı mısın? gibi… Türk Anayasa Mahkemesi’nin bu biçimde tek tek çalışılması gayrimeşru bir şey değildir, dünyada, hukuk literatüründe olan bir şeydir. Anayasa Mahkemesi kararlarının meşruluğunun özel olarak değerlendirilmesi gerekir, bunun dayanağı da vicdani kanaatlere göre hüküm verme ve Anayasa’nın 129. maddesidir.

Anayasa Mahkemesi’nin bu sürece etkisinin ne olduğuna dair sorunun yanıtı bu. Elbette oldu. Yeni Türkiye’nin kadroları siyasal İslam’ın ürettiği gençlerden oluştu. Bir önceki kadro nereden oluştu? Milli Türk Talebe Federasyonu’ndan oluştu, bunlar daha amatör yapılar. Şimdikiler daha sofistike, İngilizce öğretiyorlar, AİHM kararlarını ezberletiyorlar. Bu kadroların meşruiyetinin hukuk içinden sorgulamanın tek bağlantı noktası 129 ve vicdani kanaatlere ilişkin hükümdür.

Üstad: Yargıda epey süredir olagelen bir değişim var, ombdusman girdi devreye, arabuluculuk var, bilgi edinme kurulu var vs… Avukatlar için bu değişimleri okuyabilmek çok önemli.

O.K. : Ee tabii, bizim okuduğumuz dönemdeki Medeni Kanun, Ticaret Kanunu hepsi değişti, bunlar değişmişse o ülkenin Anayasası zaten değişmiştir. Bir ülkede avukatlık aynı zamanda arabuluculuğa dönüşmüşse zaten o ülkenin anayasal yapısı değişmiştir.

Üstad: Eskiden bu değişimleri akademiden hocaların görüşü üzerinden anlamaya çalışırdık; şimdi ne yazık ki, öyle bir şey de kalmadı. Bütün bunlar olduktan sonra, üst taraftaki Anayasa değişikliği tartışmasında yine meseleler, gündelik hayata dokunan kısmıyla ilgili konuşmadan, tepeden tartışma olarak kalıyor.

O.K. : Avukatların hukuk uygulamasını doğrudan etkilediği işler var. Bir, bu CBKlar normlar hiyerarşisine girecek. Normlar hiyerarşisinde CBK’ların niteliğini tartışmak siz avukatlar için en büyük sorunlardan biri. Çünkü bu her konuda çıkabilir. Herkes konuşuyor; İzmir’e, Urla’ya gideceğim diye. İki gün sonra belediye sınırları arası geçişlerde vergi ayrıcalıklarına ilişkin CBK yayınlasa da İzmir’e gitmek zorlaşsa, bunu tartışmaya başlayacaksınız. İdari işlem mi mesela CBK? İdari işlem değil de birlikte yasama mı? (Bu bana ait bir kavram…). Ya da İngiliz sistemdeki ikincil yasama mı? Amerikan sistemine gidin başkanlık kararnamelerini her türlü mahkeme denetler. Yani asliye hukukta davanız var davalı dedi ki bununla ilgili CBK var, sen dedin ki, “Aa bu tapu siciline aykırı.” Hakim “Bunu bekletici mesele yapayım… O zaman Anayasa Mahkemesine göndereyim.” mi diyecek?
Yani şunu söylemek istiyorum, CBK’nın idari işlem mi, yasama işlemi mi, bunun yargısal denetimini kim yapar, hükümsüzlüğüne karar vermek bir yargısal denetim midir?

Sizin alanınız için bir diğer konu, yargının yeniden örgütlenmesidir. HSK’nın kurulması… Kadro ile örgütün düzgün eşleşmesinin ne kadar önemli olduğunu idari yargıda yapılan değişiklikler, 2010’dan beri bana öğretti. İdari yargıda ilk dereceye gidecekler, bölge idare mahkemesine gidecekler, Danıştay’a gidecekler, ivedi yargılamada kalacaklar, Danıştay daireleri arasında paylaştırılacaklar, bunların hepsi mi mahkemelerin kompozisyonuyla bağlantılı olurmuş? İlk ivedi yargılamayı çıkardılar bölge idareye gitmesin dediler, Danıştay’a güvendiler, ellerinde patladı. Şimdi ne yapacaklarını bilemiyorlar. Bölgelere deneyimli hakimleri verdiler bu sefer bölgelerden hoşlanmıyorlar, bunu değiştirmek istiyorlar.

Meslek yapan kişilerle kurum arasındaki bağlantının ne kadar önemli olduğunu, yargı örgütlenmesi bize gösteriyor. Buraya avukatların müdahale edebilecekleri yer, partili yargıç tartışmasındadır. Bir yargıç, muhafazakar olabilir, solcu olabilir, sağcı olabilir ama bir yargıç tarikat üyesi olamaz. Yargıçlarımızın içinde çok büyük bir oranda “tarikatçı yargıç” var. Bunların, barolar tarafından özellikle incelenmesi gerekir. Gayrimeşru bir şey olmadığını az önce söyledim. Bu Anayasa değişikliği de HSK’nın 40 gün içinde oluşturulduktan sonra yargıç atamaları, kaydırmaları yapılması sürecinin avukatlar tarafından özellikle izlenmesi gerekir. Çünkü bu 40 günden sonra uzun bir süre adli tatile kadar karar veremeyecekler çünkü herkes yer değişikliği bekliyor, herkes riskli karar verirsem başıma iş gelir diye düşünüyor.

Üstad: Orada o zaman salt adaylıkla ilgili bütün hakimlerin özgeçmişlerinin, geçmişte hangi davalara baktığının kamuoyuna açıklanması gerekiyor.

O.K. : Aslında açık ama bizde bunu izleyen yerler yok, Amerika’da bunu özel olarak izleyen yerler var. Bu Anayasa değişikliğinde avukatlar için çok önemli yerlerden birisi de olağanüstü hal döneminde çıkarılmış olan KHK’larının geçerliliğine ilişkin özel bir hüküm koyuldu. Anayasa’ya eklenen geçici 21. madde, 82 Anayasası’nın meşhur geçici 15. maddesi vardı, bu iktidar o maddeyi kaldırmakla övünürdü, bu övünç onlara aittir tabii… Ama geçici 21 geldi, bu dönemde yapılan her şeyi kabul ediyor. Ama şöyle bir tartışmayı bitiriyor. OHAL kalktığında da sürekli kullanılacak, “bakın bu yürürlükte şu yürürlükte gibi”. Bunun da geçici 15. maddeye ilişkin tartışmalardan bilgi toplanarak incelenmesi gerekir. Çünkü, yine açtığınız davalarda bu dönemde çıkarılmış çok değişik alanı düzenleyen KHK’ların normları dosyalarda bulunacak ve “Bu geçerli mi, değil mi?” tartışması yapılacak.

Bir başkasını daha söyleyeyim, Cumhurbaşkanı yürütme yetkisini kullanan yer. Yürütme yetkisi deyince bir tartışmayı sona erdirmişler. Muhteşem bir şey, bu sebeple 3. Cumhuriyettir bu. Bizim Anayasa sistemimizin temel tartışmasıdır; yürütme görev midir, yetki midir? Bu tartışma 1920’den başlar, “meclis hükümeti sistemi”ndendir, meclisin içinden çıkar. Şeriat Kanunu’yla bağlantılıdır aslına bakarsanız. Yürütme, Meclis’in aldığı kararları yürütür, bu da yetki değildir görevdir. 1970’ler de tartışılmıştır; 12 Mart darbesinden sonraki Anayasa değişiklikleri yürütmeyi yetki yapmış mıdır diye… 1980’lerde tartışılmıştır, 1982 Anayasası’nda “yetki ve görev” olarak tanımlanmıştır. Şimdi görev sözcüğünü çıkartmışlar yetki yapmışlar. Bakınız yürütme olarak düşündüğünüz zaman soyut olarak bir şey ifade etmiyor. Bütün bakanlıkları Cumhurbaşkanı yönetiyor.

A.R.A. : Bütün idareyi…

O.K. : Şöyle yazıyor, “Bakanlar Cumhurbaşkanı’na karşı sorumludur.”

A.R.A. : Onlar memur çünkü artık…

O.K. : Oradaki püf nokta şudur, Cumhurbaşkanı’nın ve bakanların meclise karşı sorumluluğunu kaldırıyorlar. Sadece cezai sorumluluk var. O da komiktir, bir bakanı yurtta çıkan bir yangın sebebiyle TCK’nın neresinden yargılayabilirsiniz ki? Teknik anlatımla genel idarenin başı, Cumhurbaşkanı yani aldığı kararlar sadece CBK değil onlar kural koyucu işlemdir… Bir sürü atama kararı olacak, alım satım ihaleleri olacak. Bir bakanlığa ihale kararını getir ben imzalayacağım diyebilir, der. Anayasaya aykırı olmaz. Bu nedenle Cumhurbaşkanı’nın idari işlemleri nelerdir, özellikle çalışılması gerekir.

A.R.A. : Bu değerlendirmeler çok doğru. Bu tartışmalar içinde ben Marksist hukuku çok özel kullanmıştım. Zaten maddi gerçeklikle, akıl ve bilimi bir araya getirdiğimizde bu aşikar oluyor. Böyle bakmadıkça Onur hocanın haklı olarak vurguladığı düzen içinde kalıp o düzenin kavramları içinden yakalamaya çalışacağımız şeylerle ilerleyemiyoruz.

Yıllar önce grevle ilgili yasa çıktığında 1961 Anayasası döneminde, Anayasa’da lokavt yoktu, sonradan eklendi. Türkiye İşçi Partisi’nin açtığı bir dava vardı, onun üzerine ortaya çıktı. Yıllar önce özelleştirme Anayasa’da yoktu, tahkim yoktu… Bütün bunları bir araya getirip değerlendirdiğinizde, düzen kendi içinde Anayasa ve yasa değişikliklerini yapma konusunda çok maharetli zaten. Bizim maharetimiz ne? İnsanlık tarihi içinde hak mücadeleleriyle bu hukuku evrensel hale getiren biziz, halkın kendisi, emekçi halk, işçi sınıfının kendisi… Buna en büyük katkıyı tarih vermiş, ikinci büyük katkıyı da reel sosyalizm vermiş çünkü bütün Anayasa ve hukuk verileri o tarih itibariyle bu katkıyı gösteriyor. Bütün bunlar bir araya geldiğinde ve önümüzdeki tabloya baktığımızda ben savunmanı devletin dışında halkın temsilcisi, olarak tanımlarım. Çünkü bir tarafta iddia makamı vardır devletin içindedir bir tarafta da karar makamı vardır o da devletin içindedir, istediği kadar “bağımsız” yazsın orada yetkili organdır. Savunman orada değildir, halkın temsilcisidir.

Böyle okuduğunuz zaman karşınıza iki şey çıkıyor. Bir; avukatın mahkemeler dışında da savunmanlık yapma gücü artmalı. Kastım şu, avukat artık hukuku mahkemelere gitmeden toplumun içinde fiilen uygulayan mekanizmanın içinde güç sahibi olmalıdır. Bunun adı ne savcıdır, ki savcı iddianameleri kimin için yazıyor bu belli ne de yargıçtır, hele şimdiki yargıç hiç değildir. Avukatlığı buraya taşımak gerekiyor birinci meselemiz bu.

İkinci görev de artık bilimsel bazlı davalar. Liberal sistem bunu kendiliğinden yapıyor zaten. Kurumsallaşmış davalara taşıyor, ki bireysel davalar toplumlaştırılmalı, OHAL döneminde bu oldukça yaygınlaştırıldı. Örneğin benim KHK ile atılma meselem, benim özelimdeki birçok veri ile doldurulabilir, hatta gerçekten de orada yazıkları gibi benimle terör örgütü bağlantısı kurabilirsiniz ama bütünsel olarak 120-130 bine yaklaşan KHK ile atma konusuna baktığımızda, artık KHK ile işinden mesleğinden haklarından mahrum bırakılan insan sorunu, Ali Rıza Aydın’ın KHK ile atılma sorununu aşmıştır. Onunla uğraşarak KHK ile atılmaların önüne geçemezsiniz. Artık davaları böyle okuyucu mekanizmalara da ihtiyacımız vardır.

Buna ek olarak örgütsel savunma mekanizması kurulamıyor, burada baroların, Barolar Birliği’nin zaafları var. Tıpkı yargıçları tek tek analiz etmemiz gerektiği örneğindeki gibi tek tek analiz edilecek konuma gelinmeli. Son üç yıldır avukatların başına gelenleri birleştirdiğimizde hatta OHAL döneminde avukatların başına gelenleri birleştirdiğimizde. Örnek vereyim, İstanbul’da bir avukat İstanbul Baro Başkanı’na giderek diyor ki, “benim altı gün tutuklu kalmam, evimden alınma şeklim dahil her şey hukuksuzdur, siz bu durum için ne yaptınız?” Baro Başkanı’ndan yanıt, “bilmediğiniz şeyler var…” Bir Baro Başkanı hem de Türkiye’nin en büyük barosunun başkanı bilmediğiniz şeyler var derse… Bilmediğiniz şeyler var… “yani ben şunu biliyorum avukatlar da darbe yapmaya kalktı, siz arada kaynamış olabilirsiniz, kusura bakmayın…” İşte burada barolara, örgütlü mücadeleye yüklenmemiz gerekiyor.

Anayasanın 135. maddesindeki örgütlenme modelinden avukatları kurtarmak için mücadele etmek gerekiyor. Zaten CBK’larla artık kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarındaki özgürlükler daha çok kısıtlanacağı için, yürütmenin denetlediği, Adalet Bakanlığının denetlediği bir Barolar Birliği mekanizmasından çıkmak gerekiyor. Biz yeni modeller de düşünmeliyiz. Avukatların örgütü, yürütmenin denetlediği bir meslek örgütü olamaz, varsa bile oradan çıkmak gerekir.

Üstad: Biz belki tartışmaya devam edeceğiz ama dergi için bu noktada bırakmamız gerekiyor. Çok teşekkürler..

No Comments Yet

Comments are closed