cumhuriyetçi yargıçlar kararlarıyla konuşuluyor

Cumhuriyetçi Yargıçlar Kararlarıyla Konuşuluyor!

Cumhuriyetçi Yargıçlar Kararlarıyla Konuşuluyor

Güçlü bir kuvvetler ayrılığı sisteminin uygulandığı ABD’de, Trump sonrasında göreve gelen Demokrat başkan Biden, Yüksek Mahkeme’nin son dönemde verdiği önemli kararlarla sarsılmış durumda.

Trump döneminde atanan üç üye ile birlikte Mahkeme’de ciddi bir sayısal üstünlük (3’e karşı 6) elde eden Cumhuriyetçi yargıçlar, ilk önce, 24 Haziran 2022 tarihli Dobbs v. Jackson kararıyla, kürtajı anayasal bir hak olarak tanımlayan Roe (1973) ve Casey (1992) kararlarının baştan itibaren “hatalı” olduğunu vurgulayarak, geçersiz kıldılar. Cumhuriyetçi çoğunluk, kürtajın ABD Anayasası’nda düzenlenmiş bir hak olmaması sebebiyle, düzenleme veya yasaklama yetkisinin yurttaşlarda ve onların seçilmiş temsilcilerinde olduğunu ifade ettikleri Dobbs v. Jackson kararıyla, yetkiyi hak sahiplerine iade ettiklerini vurguladılar.

Yüksek Mahkeme çoğunluk gerekçesinde, bir yandan kürtaj hakkının anayasal bir hak olmadığı görüşü ortaya konulurken, diğer yandan da kürtajın Amerikan ulusunun tarih ve geleneklerinde derin bir kökü bulunmadığı ileri sürüldü.

Mahkeme’nin son yıllarda verdiği belki de en önemli ve de haliyle en politik kararı ile geçersiz kılınan 1973 tarihli Roe v. Wade kararıyla, kürtajın anayasada düzenlenmiş bir hak olduğu, bu nedenle hamileliğin ilk üç aylık döneminde eyalet düzenlemeleriyle kürtajın yasaklanmasının mümkün olmadığı kabul edilmiş ve böylelikle ABD’de pek çok eyalette yasak olan kürtajın yasallaşması mümkün olmuştu. Roe kararı çoğunluk gerekçesinde, kürtaj hakkının Anayasa’nın Birinci, Dördüncü, Beşinci, Dokuzuncu ve Ondördüncü maddelerinden kaynaklanan mahremiyet hakkının bir parçası olduğu sonucuna varılmıştı.

Photo curtesy of National Review

O günden bugüne de tartışmalar artarak devam etti. Amerikan siyasetinin gerilim noktalarından birisi olan bu karar, eyaletlerin kürtajı yasaklamaya dair düzenleme yapmalarını imkansız hale getirmişse de özellikle muhafazakar eyaletlerde bu kararı aşındırmaya yönelik çok sayıda girişim söz konusu oldu. Yıllardır Yüksek Mahkeme’de oluşacak güçlü bir muhafazakar çoğunluk peşinde olan kürtaj karşıtları, Trump döneminde yapılan atamalarla hedeflerine ulaşarak, görülen bir dava üzerin- den bu son derece tartışmalı kararı elde ettiler.

Anılan kararın taslağı mayıs ayında basına sızmış, akabinde de Senato’ya Demokratlar tarafından sunulan, ülke çapında kürtajı bir hak olarak düzenleyen federal bir yasa tasarısı, Cumhuriyetçi senatörlerin tamamı (49) ile bir demokrat senatörün karşı oylarıyla, 51’e 49 oyla reddedilmişti. Senato’da yapılan oylamayı takiben Yüksek Mahkeme kararının beklendiği gibi çıkması üzerine, ABD’de pek çok eyalette kürtajı yasaklayan düzenlemeler gündeme gelmeye başladı.

Bu tartışmalar arasında, Mahkeme’nin verdiği bir diğer karar, 30 Haziran 2022 tarihli West Virginia v. Environmental Protection Agency (EPA) kararı, hak ettiği ilgiyi görememiş olsa da bir yandan iklim değişikliği ile mücadele konusunda mevcut başkan Biden ve Demokrat Parti’nin planlarını alt üst ederken, öte yandan da Kasım 2022’de yapılacak ara seçimler sonrasında Senato ve Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu kaybetmeleri beklenen Demokratlar ve Başkan Biden’ın ajandasındaki işleri yapabilmek için kullanmak zorunda kalacağı başkanlık emirlerinin (executive orders) “geçerliliği” konusunda ciddi soru işaretleri doğurdu (YN; seçim sonucunda Temsilciler Meclisi çoğunluğu Cumhuriyetçilere geçmekle birlikte Demokratlar Senato’da kritik bir çoğunluğu koruyabilmişlerdir).

Obama’nın başkanlığının ikinci döneminde, 2015 yılında ABD Çevre Koruma Ajansı (EPA) tarafından, mevcut kömür ve doğalgaz termik santralleri kaynaklı karbon dioksit salımlarının azaltılması amacıyla hazırlanan Temiz Enerji Planı’nın (Clean Power Plan) iptali amacıyla Cumhuriyetçi West Virginia eyaleti ile kömür lobisini temsil eden şirket ve topluluklar tarafından açılan davaların nihai incelemesini yapan Yüksek Mahkeme, kürtajla ilgili kararda olduğu gibi, Cumhuriyetçi çoğunluğun verdiği kararla, yürütmeyi temsil eden EPA’nın, Senato tarafından ilgili yasayla kendisine verilmiş açık bir yetki olmaksızın bu şekilde bir karar alamayacağını kabul ederek, planı uygun bulan bölge mahkemesi kararını kaldırdı.

Bir hafta arayla verilen ve ABD siyasetini karıştıran bu kararların ikincisi, salt iklim değişikliği ile mücadele konusunda Dünya’nın en “sorumlu” ve “sorunlu” ülkesi olan ABD’nin önümüzdeki dönemde gerekli ve zorunlu adımları atma iradesine sahip olmadığını ortaya koyduğu gibi iç siyaset açısından, başkanların Senato ve Meclis’i aşmak için başvurdukları Başkanlık Emri yayımlama konusunda Biden’ın çok da rahat olamayacağını göstermesi açısından önemlidir.

Tartışmanın Odağındaki Kurum: ABD Çevre Koruma Ajansı

Amerika’da 1960’larla birlikte çevre kirliliğine ve Dünya’nın sınırlı kaynaklarının olduğuna dair farkındalığın artması ile birlikte, şehirlerin kirlenen hava kalitesi, tehlikeli kimyasallarla kirlenmiş kentsel su kaynakları hakkında kamuoyu endişeleri de artar. Bu sürecin sonunda, dönemin ABD Başkanı Richard Nixon (1969-1974) Meclis ve Senato’ya çevre konusunda 37 maddelik bir teklif sunar. Bu teklif şu talepleri içermektedir:

  • Su arıtma tesislerinin iyileştirilmesi için ödenek ayrılması;
  • Motorlu taşıt emisyonlarını azaltmak için ulusal hava kalitesi standartları ve sıkı yönergeler oluşturulması;
  • Otomobil kirliliğini azaltmak için federal olarak finanse edilen araştırmaların başlatılması;
  • Havayı ve suyu kirleten federal tesislerin düzenlenmesi;
  • Kuzey Amerika’da, Kanada-ABD sınırında bulunan, birbirine bağlı beş tatlısu gölünden oluşan Great Lakes göller grubuna atık boşaltılmasına son verecek mevzuatın oluşturulması.

Başkan Nixon, aynı zamanda, kirliliği azaltmak için federal hükümet programlarının nasıl düzenleneceği konusunda çalışmak üzere bir Konsey oluşturmuştur. Konsey’in tavsiyelerini takiben, başkan Kongre’ye, federal hükümetin çevresel sorumluluğunu yeni kurulacak tek bir ajans ile yerine getirebilmesini içerir bir teklif göndermiştir. Meclis ve Senato’nun teklifi onaylaması ile Çevre Koruma Ajansı (EPA), 4 Aralık 1970’de göreve başlamıştır.

Kuruluşundan bu yana, insan sağlığını ve çevreyi korumak amacıyla EPA, mevcut en iyi bilimsel bilgiler temelinde, çevre yönetimi, doğal kaynaklar, insan sağlığı, ekonomik büyüme, enerji, ulaşım, tarım, sanayi ve uluslararası ticaret gibi etkenleri çevre politikasının oluşturulmasında dikkate alarak;

  • Toplumun tüm kesimlerinin – topluluklar, bireyler, işletmeler ve eyalet, yerel yönetimler– insan sağlığı ve çevresel risklerin yönetimine etkin bir şekilde katılmaya yetecek kadar doğru bilgiye erişimini sağlamak,
  • Kirlenmiş araziler ve toksik alanların, potansiyel olarak sorumlu taraflarca temizlenmesi ve yeniden canlandırılmasını sağlamak,
  • Piyasadaki kimyasalların güvenlik açısından gözden geçirilmesini sağlamak,

amaçları doğrultusunda; düzenlemeler geliştirip uygulamakta, eyaletler ve yerel yönetimlerin kendi düzenlemeleri aracılığıyla uyguladıkları ulusal standartları belirlemektedir.

Çevre Koruma Ajansı’nın Yetkilerini Budayan Karar Süreci

Yüksek Mahkeme’nin EPA ile ilgili kararının hikayesi, yukarıda da belirtildiği gibi 2015 yılında başlıyor. ABD, Kasım 2015’de Obama önderliğinde Paris İklim Anlaşması’nı imzalamış ve 2016 yılında da onaylamıştı. İşte tam da bu süreçte, ABD Çevre Koruma Ajansı (EPA) tarafından, mevcut kömür ve doğalgaz termik santralleri kaynaklı karbon dioksit salınımlarının azaltılması amacıyla, Temiz Hava Yasası’nın (Clean Air Act) 111. bölümünde verilen yetkiye dayanılarak hazırlanan Temiz Enerji Planı açıklandı.

Temiz Hava Yasası’nın 111.bölümünde; emisyon azaltımı için en iyi sistem (best system of emission reduction – BSER) tanımlaması yaparak, emisyon yayan kuruluşlar için (örneğin termik santraller) emisyon üst sınırları belirleme yetkisi EPA’ya verilmiştir. İşte bu düzenleme temelinde hareket eden EPA, 2015 tarihli plan ile mevcut kömür ve doğalgaz termik santrallerinin salımları için üç ayrı ölçüt belirler.

Ölçütlerden ilki, kömürlü termik santraller ısı oranlarındaki iyileştirmeler ile kömürden daha temiz üretim yapılabilmesinin sağlanmasıdır. Bu ölçütü Yasa’nın önceki uygulamalarına da uygun bulan Yüksek Mahkeme, asıl olarak karbon dioksit salımı yüksek üretimden daha düşük olana yönelik ciddi bir değişim öngören ikinci ve üçüncü ölçütler açısından değerlendirme yapmıştır. Buna göre; mevcut kömürlü termik santrallerden doğalgaz termik santrallerine dönüşüm içerir ikinci ölçüt ile kömür ve doğalgaz termik santrallerinden rüzgar ve güneş olmak üzere yenilenebilir santrallere dönüşüm içerir üçüncü ölçüt yasal açısından sıkıntılıdır.

EPA, bu şekilde, ulusal elektrik üretiminde kömür termik santrallerinin 2014’de %30 olan payını 2030’da %27’ye indirmeyi hedeflemişse de bu sürecin milyarlarca dolar uyum maliyetine, perakende elektrik fiyatlarının artışına, düzinelerce kömür santralinin kapatılmasına ve onbinlerce istihdam kaybına yol açacağını da öngörmüştür ki bu öngörüler çoğunluk görüşünde bir kaç kez tekrarlanarak vurgulanmıştır.

Plan’ın açıklandığı gün, Cumhuriyetçi West Virginia eyaleti ve diğer 26 eyalet yönetimi ile kömür lobisini temsil eden düzinelerce şirket ve topluluk Plan’ın uygulamasının durdurulması için davalar açar. İlk derece mahkemesinin bu talepleri reddetmesi üzerine, davacılar bu kez Yüksek Mahkeme’den aynı talepte bulunurlar ve eşi benzeri görülmemiş bir şekilde, Yüksek Mahkeme anılan planın uygulamasını durduran bir karar alır. 2016’da verilen bu Yüksek Mahkeme kararı ile hiçbir zaman yürürlüğe girmeyen Obama yönetiminin bu planı, 2017’de Trump’ın başkan olması ile yeniden incelemeye alınır.

Trump yönetimindeki EPA, 2019 yılında, 2015 tarihli Temiz Enerji Planı’nı yürürlükten kaldırır ve yerine “Uygun Fiyatlı Temiz Enerji Kuralı”nı (Affordable Clean Energy (ACE) Rule) ilan eder. Bu yeni Kural’a göre, karbon dioksit salımının azaltılması için getirilen tek ölçüt, 2015 planın birinci ölçüt olarak ifade edilen kömürlü termik santraller ısı oranlarındaki iyileştirmeler ile kömürden daha temiz üretim yapılabilmesinin sağlanması olur. Trump’ın EPA’sı yenilenebilir enerjiye geçişi öngören diğer iki ölçütü kabul etmez.

EPA’nın 2019 tarihli planı da, bu kez Demokrat eyalet yönetimleri tarafından dava konusu edilir ve bu davaların tümü tek bir dosyada birleştirilir. Nihayetinde dava Yüksek Mahkeme önüne gelir ama 2021’de yapılan seçimleri Demokrat Biden’ın kazanmasıyla EPA yönetimi ve görüşü bir kez daha değişmiştir.

Baş döndürücü ve yıllar süren bir yargılama sonucunda, son noktayı koyan Yüksek Mahkeme, büyük ve önemli toplumsal, ekonomik sonuçları olacak bir sorun olup olmadığı testini uygulayıp, ortada “major questions doctrine” ile çözülmesi gereken bir durum olduğunu kabul ederek bir sonuca varmıştır.

İlk kez 1990’lı yıllarda gündeme gelen bu yaklaşımın uygulandığı nadir ve Amerikan İdare Hukuku’nun gelişiminde önemli bir yere sahip davalardan birisi, FDA’in (ABD Gıda ve İlaç Dairesi) sigara ile ilgili düzenlemesini ele alan FDA v. Brown & Williamson Tobacco Corp. davasıydı. Anılan davada verilen 21 Mart 2000 tarihli Yüksek Mahkeme kararı (5’e karşı 4 oyla, oy çokluğuyla) ile FDA’e tütün ürünlerini ilaç veya araçlar olarak tanımlama yetkisi veren bir yasal düzenleme olmadığı (FDA’in dayandığı Gıda, İlaç ve Kozmetik Yasası’nın böyle bir yetki içermediği) kabul edilmiş, ardından yeni bir yasal düzenleme ile konu ele alınmak zorunda kalınmıştı. Yüksek Mahkeme, yıllardan sonra yeniden bu yaklaşımı gündeme getirmiştir.

Uyuşmazlık konusu meselenin ekonomik ve politik önemine, dayanak düzenlemenin eski olup olmadığına, düzenlemeyi yapan ajansın daha öncesinde benzer düzenlemeler yapıp yapmadığına, meselenin daha önce Kongre önüne gidip gitmediğine ve Kongre’nin benzer yasal düzenleme isteğini reddedip reddetmediğine bakarak, ortada önemli bir mesele olduğuna ikna olduktan sonra, Yüksek Mahkeme, ajansa bu düzenlemeyi yapması için son derece açık ve doğrudan yetki veren bir yasa hükmü olup olmadığını gözlemektedir. Eğer, açık ve doğrudan bir şekilde bu yetkiyi veren yasa hükmü yoksa, başkaca bir inceleme yapmaksızın, yasamaya ait yetkinin yürütme tarafından uygulanmış olması gerekçesiyle düzenlemeyi geçersiz kabul etmektedir.

Yukarıda belirtilen ölçütler doğrultusunda, ortada önemli bir mesele olduğunu kabul eden Mahkeme çoğunluğu, EPA’nın mevcut kömür termik santrallerinden kaynaklı salımları azaltmaya yönelik hedeflerini ve yöntemlerini içerir Plan’ın yürürlüğe koyma konusunda Kongre tarafından açıkça yetkilendirilmemiş oluşu nedeniyle düzenlemeyi Anayasa’ya aykırı bulmuştur.

İşin ilginç yanlarından birisi; 2015 tarihli Plan, hiçbir zaman yürürlüğe girmemiş, uygulanmamıştır ve Yüksek Mahkeme, usul itirazlarına rağmen EPA Planı’nın geçerliliğini değerlendirmiştir. Burada, Başkan ile uyuşmayan Yüksek Mahkeme çoğunluğu, Biden yönetiminin benzer bir düzenlemeyi yürürlüğe koymasını engellemek, daha da ötesi, farklı alanlarda, farklı ajansların girişimlerine karşı da tedbir almış görünmektedir.

https://www.economist.com/news/2014/11/13/all-the-presidents-pens

Obama’nın “Kalem ve Telefon” Stratejisinin Sonu!

Nitekim, kararın dikkat çekici yönlerinden birisi de, ek gerekçe yazan yargıç Gorsuch’un cümlelerini bitirirken kullandığı “Pen-and-Phone Regulations” tanımlaması, doğrudan Demokratlara yapılan bir atıftır.

Ek gerekçesinde, Kongre’nin sorunları çözme konusunda geç kalıyor gibi görünmesi durumunda, yürütmenin meseleyi çözme iradesi sergilemesinin doğal olduğunu söyleyen Yargıç Gorsuch, böylesi bir durumda dahi, yürütme organının bir parçası olan ajansların, seçilen temsilciler tarafından kabul edilen yasalar yerine kalem ve telefon düzenlemelerini ikame etmesine Anayasa’nın onay vermediğini, toplum yönetimine dair genel kural koyma yetkisininin yasama organının özel yetki alanında olduğunu ve EPA kararı ile bu anayasal ilkeye vurgu yapılmasından memnuniyet duyduğunu ifade etmiştir.

Yargıç Gorsuch’un “Kalem ve Telefon” düzenlemesi atfı önemli. Zira, bu kavramı ilk kullanan Demokrat Başkan Obama’ydı. Ocak 2014’de, yılın ilk kabine toplantısında konuşan dönemin başkanı Obama, önemli konularda Kongre’yi beklemekle vakit kaybetmek istemediğini vurgularken, “Bir kalemim var ve bir telefonum. Kongre, benim önceliklerimi yerine getiremez veya getirmek istemediğini gösterirse, kalemimi Başkanlık emirlerini imzalamak için, telefonumu da gündemime desteklerini göstermelerini istemek için kamuoyunu harekete geçirmek için kullanmayı planlıyorum.” demişti.

Güçlü bir kuvvetler ayrılığı sisteminin uygulandığı ABD’de, yürütmeyi temsil eden Başkan ile yasamayı temsil eden Temsilciler Meclisi ve Senato, çoğu durumda aynı parti kontrolünde olmuyor. Bu da, Başkan’ın gündemine, önceliklerine yasamanın güçlü destek vermesini istisnaileştiriyor. Belirli vaatlerle seçilen başkanlar, bu engeli aşabilmek için başkanlık emirlerini (başkanlık kararnameleri) kullanmak durumunda kalıyorlar. O zaman da devreye, üçüncü güç konumunda olan Yüksek Mahkeme giriyor ve yürütmenin yetki alanı ile ilgili sürekli bir gündem ortaya çıkıyor.

Üstad Dergi’nin 12.sayısındaRoosevelt’den Biden’a ABD’de Court-Packing” başlıklı yazısıyla konuya değinen Erdal Şahin, Yüksek Mahkeme’deki çoğunluğun yasama ve yürütme organlarının politikalarıyla uyumlu olarak çalışmasını garanti altına almak için Yüksek Mahkeme üye sayısını artırmayı ifade eden “court-packing” kavramının, Trump’ın atadığı üç (3) yeni üye ile altı (6) cumhuriyetçi üyeye karşı üç (3) demokrat üyenin azınlığa düştüğü Yüksek Mahkeme’nin, yeni seçilen Demokrat başkan Biden’ın uygulamalarının önüne set çekme olasılığı üzerine yeniden gündeme geldiğini yazmıştı. Gelişmeler bunu doğrulamakla beraber, tuhaf hareket ve jestleriyle gündem oluşturan Biden’ın, Roosevelt’in aksine ne kişisel olarak mecali, ne de Demokrat Parti çoğunluğuna dayanan güçlü bir yasama desteği var.

Nihayetinde, Obama, sekiz yıllık başkanlık süresi boyunca toplam 276 başkanlık emri imzalamışsa da, işlerin pek de planladığı gibi gitmediğini, kalem ve telefon stratejisinin başarılı olmadığını söylemek mümkün. Görev süresinin bitmesine bir yıl daha kalmasına rağmen, Yüksek Mahkeme’ye üye bile atayamayan Obama’nın ardılı Cumhuriyetçi Trump, dört yıllık görevi sürecince, çoğunluğu Obama’nın emirlerini geçersiz kılmaya yönelik 220 başkanlık emri imzalamıştır. Siz bir yol açtığınızda, o yoldan kimlerin yürüyeceğini kestirmek, çoğu durumda pek mümkün olmuyor.

Çok net bir durum söz konusu. Yüksek Mahkeme, tıpkı Roosevelt döneminde olduğu gibi, demokrat Biden’ın, hedeflerine ulaşmak için yürürlüğe sokmak isteyeceği düzenlemelerinin çoğunu Anayasa’ya aykırı bularak geçersiz kılacak. Üstelik, özellikle de Kasım 2022 sonrası, Biden’ın yasamada dayanabileceği bir güçlü çoğunluk da olmayacak. Yani, Biden’ın Yüksek Mahkeme engelini yeni yasalarla aşma şansı da neredeyse hiç olmayacak. Bu iç çatışmadan etkilenecek önemli meselelerden birisi ise, ne yazık ki iklim değişikliği ile mücadele süreci. ABD, uluslararası topluma olan borçlarını ödemek, geçmişten birikerek gelen sorumluluklarını yerine getirme noktasında hiçbir somut adım atamayacak, iklim adaleti kavramı üzerinden gelişmiş ülkelerin çelişkili tavrı sorgulanmaya devam edecek gibi görünüyor.

Not: Bu makale Üstad Dergi’nin 15.sayısında yayınlanmıştır.

Benzer Yazılar

toplu gözetim
mahremiyet hakkı
sürdürülebilirlik ve rekabet
Akıllı İlaç Bedellerini Devlet Ödeyecek mi?
Ekokırım Suçu Gezegene Yasal Kalkan Olabilir mi?
Dünden Bugüne Çalışma Hayatında Kadın Olmak -1-
Sıcaklık Artışı ve MS: AİHM'de Çarpıcı İklim Davası
Gönenç Gürkaynak Söyleşisi
Kolektif Sendika Özgürlüğü; Abdullah Şahin vd Kararı Analizi
Yapay Zekanın Çevresel Etkileri
Ekokırım Suçu Gezegene Yasal Kalkan Olabilir mi?
Sıcaklık Artışı ve MS: AİHM'de Çarpıcı İklim Davası
Dünden Bugüne Çalışma Hayatında Kadın Olmak -1-
Türkiye İşçi Hukuku
Danışıklı Alt İşverenlik Uygulamaları
Kolektif Sendika Özgürlüğü; Abdullah Şahin vd Kararı Analizi
Toplu Gözetim ile İlgili Yeni AİHM Kararı Türkiye'yi Nasıl Etkiler?