gönenç gürkaynak söyleşisi

Gönenç Gürkaynak Söyleşisi

Biga’dan Harvard’a; Gönenç Gürkaynak Söyleşisi

Üstad: Gönenç bey merhaba. Mesleğe gelmeden, nereli olduğunuzla başlayalım mı? Ankara’da mı büyüdünüz?

Gönenç Gürkaynak.: Bigalıyım. Ankara’da doğdum ve büyüdüm, ama Biga benim için hep özel bir yer oldu. Babaannemin yaşadığı, aile evimizin olduğu, şu anda da babamın ve annemin yaşamakta oldukları yer. Bayramlarda gidilen, kökün olduğu yer orası, dedemin dedesinin dedesine kadar.

Üstad: Peki hangi dönemde Ankara’ya geldiniz? Aileniz akademisyen diye biliyoruz.

G.G.: Evet, babam ODTÜ’de profesördü, emekli oldu. Annem Ankara Üniversitesi’nde profesördü, o da emekli. Yirmi yaşıma kadar Ankara’daydım. Üniversiteden mezun olur olmaz avukatlık stajı yapmaya İstanbul’a geldim.

Üstad: Çocuğunuz var, Mehmet, tek çocuğunuz galiba?

G.G.: Evet, beş buçuk yaşında. 

Üstad: Mehmet için nasıl bir gelecek hayal ediyorsunuz? 

G.G.: Umuyorum ki Mehmet’in, Türkiye’ye faydalı olacağı ve Türkiye’nin yerelinden yola çıkarak global işler yapacağı bir hayatı olur. Arkeolog da olmak istese, ne bileyim doktor, hukukçu da olmak istese, ümidim bu ülkeyi çalışıp, bu ülke modelinden dünyaya doğru bir adım atabilmesi. 

Üstad: Nasıl bir üniversite hayatı geçirdiniz? Dersleriniz, öğrenciliğiniz nasıldı?

G.G.: Ben çok inek bir öğrenciydim. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde, Türkçe dersleri de dahil olmak üzere tek bir dersi kaçırmadım, dört senelik üniversite hayatımda girmediğim hiçbir ders olmadı. Çok çalışkandım yani hakikaten hukuku çok severek okudum. “Bu sınavda çıkar mı çıkmaz mı?” öğrencisinden ziyade “Onu da okuyayım, bunu da okuyayım.” öğrencisiydim. Bu da dönüp bakınca görüyorum ki, beni ukala yapmış. Şimdi dönüp üniversitedeki halime baktığım zaman tebessüm ediyorum, “Bu konuların hepsini çözdüğümü düşünüyordum.” gibi bir hissim var.

Güzel hatırlarım Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi senelerimi. Çok arkadaşlık kurduğum, insanlara bağlandığım, farklı çok sayıda insan tanıdığım bir dönemdi. Kolejden sonra, çok daha değişik düşünceler, görüşler, hayat hikayeleriyle karşı karşıya kalma imkanım oldu. Çok sevdiğim, çok yakın arkadaşlarım oldu. Çoğu insanın ileri yaşlarına arkadaş götürdüğü çevresi lise yıllarındandır, benimse çoğu üniversiteden gelmiştir.

Üstad: Peki üniversitede sosyal hayat nasıldı? Örneğin öğrenci kulüpleri bugünkü gibi miydi? 

G.G.: Hayır değildi. “Açık Deniz” diye bir dergimiz vardı. Hani “Açık denizde özgürüz!” anlamında. Bu dergiyi çıkarıyor olmak marifet sayılabilirdi. Öyle öğrenci dernekleri, kulüpleri çok fazla revaçta değildi. Benim görüşlerim sol eğilimli olduğu için, Açık Deniz dergisinde de biraz daha sola doğru görüşler üretirdim.

Üstad: Hukukla ilgili bir dergi miydi?

G.G.: Hukuk dergisiydi aslında. Özgürlük kavramı ve özgürlükle ilgili tartışmalar anlamında özgürlükçülüğün sol algısına yakın bir dergiydi. Bunun dışında bir Moot Court yarışması yapıldığı için bir Moot Court aktivitesine katıldığım, ekibin liderliğini yaptığım bir sene de oldu, ki o sene şampiyon olduk Türkiye’de. Washington’a gittik. Onun dışında kurumsallaşmış bir şey hatırlamıyorum. Öyle bugünkü hukuk fakültelerinin, hele bir bölümünün olduğu gibi, bir sürü kulüpler, bir sürü uluslararası hamle, Erasmuslar vs., cirit atmıyordu.

Üniversiteye girdiğim sırada tercihimizi dört beş tane devlet okulu arasında yapıyorduk. Galatasaray’ın ilk senesidir o, Galatasaray Hukuk’un üniversite sınavıyla olmaksızın öğrenci aldığı ilk yılı. 

Üstad: Üniversiteden derece ile mezun oldunuz? 

G.G.: Üçüncülükle mezun oldum, doğru.

Üstad: Okurken yüksek lisans yapma hayaliniz var mıydı?

G.G.: Vardı, aslında akademisyen olmak istiyordum. Annem de profesör babam da. Bana göre doğru meslek, akademisyen olmaktı.

Üstad: Anneniz ve babanızın branşı neydi?

G.G.: Psikoloji çıkışlı ikisi de. Babamınki kamu yönetimi aslında, annemin sosyal psikoloji. Dolayısıyla akademisyen olacaktım. Sonradan babamın ve hocalarımdan bazılarının “Sen yine akademisyenliği istiyorsan yaparsın ama uygulamayı bir gör.” yönlendirmeleri sonucu bu yolu seçtim. Moot Court tecrübesi de bu seçimimde etkili oldu. Yurt dışında bazı avukatlarla tanıştım ve etkilendim.“Ya, demek ki böyle bir avukatlık da mümkün.” diye düşündüm. Üçüncü sınıfta yaz stajı yapmıştım Ankara’da bir hukuk bürosunda, ki hala var o hukuk bürosu. O yaz stajı vesilesiyle de avukatlığa heves duyabileceğimi hissetmiştim.   

Harvard Süreci

Üstad: Mezuniyet sonrası ilk önce avukatlık mı yaptınız o zaman?  

G.G.: Evet, önce avukatlık stajımı yaptım İstanbul’da. Arkasından iki yıl çalıştım. Ondan sonra gittim Harvard’a. Öğrencilerime de bunu tavsiye ediyorum. Yani, “Bunu üniversitenin beşinci sınıfı gibi yaşamayın da mümkünse bir iki sene tecrübe edinin, kendinizi biraz tanıyın, öyle gidin.” diye. 

Üstad: Peki Harvard’a başvuru, kabul süreci nasıl gelişti?

G.G.: Harvard’a gitmeyi kafaya fena halde koymuştum. Bu da yine babamın verdiği vizyonlardan biridir. “Birileri gidiyor oğlum, sen de gidebilirsin.” Ki benim babam bunu çok yapan birisi, yani hayatına dokunduğu insanlar var. Babam da Biga’dan çıkıp Robert Kolej’e gitmiş ve “Bak ben yaptım, sen de yapabilirsin.” gibi motive edici bir yaklaşımı vardır onun.

Daha üniversitenin ikinci sınıfında, üçüncü sınıfında babamın “Yayın yapmaya gayret et, bir işte çalış.-ki yazın hep çalışırdım– tarzı yönlendirmeleri vardı. Dolayısıyla ben bu başvuruyu hazır olduğum bir noktada yaptım. Beş üniversiteye başvurdum, beşinden de kabul aldım. Bazılarının çok iyi hocaları vardı, bazılarının ders programları daha esnekti, istediğiniz tüm dersleri alabiliyordunuz falan, ama Harvard anteti altında kabul geldiğinde “Yok yok, ben buna gideceğim.” dedim. 

Bana göre başvuruyu kuvvetli kılan ana faktör “Statement of Purpose” (niyet mektubu) dedikleri unsurdu. İyi referans mektuplarım da vardı ama referans mektubunun tek belirleyici olmadığını sonradan, Harvard’ın “Admissions Office”i (Kabul Ofisi) ile de ahbaplığım geliştikçe anladım, referans mektubu iyi değilse zaten şansın yok ama “referans mektubu iyi” diye de kimseyi almıyorlar.

Üniversite başarısından da fazla yan olarak başka neler yaptığına bakıyor, “Statement of Purpose” denilen, yani “Ben bugüne kadar şu işleri yaptım, bundan sonra bunları yapmak istiyorum, sizde olursam bunları en iyi yapabileceğimi düşünüyorum” tartışmasını, o metni çok önemsiyorlar.

Somut olarak “Bak benim bir yolum var,  Harvard da o yolculuğun içinde şu anlamı ifade ediyor. Dolayısıyla sen beni eğer Harvard etiketiyle damgalarsan muhtemelen ben o yolculukta seni de onurlandırırım, yüzünü kara çıkarmam.” gibi bir metin olmalı. Ben o metni somutlaştırma imkanı bulmuştum. Öğrencilerime iş hayatlarının ikinci, üçüncü senesinde başvurmalarını tavsiye etmemin nedeni, işte o zaman “Statement of Purpose” somut oluyor. Ne istediğinizi biliyorsunuz çünkü. Öbür türlü uçuşuyor havalarda, söylediklerinizin içi dolmuyor.

Üstad: Harvard’daki eğitim masraflarınızı nasıl karşıladınız?

G.G.: Harvard’daki eğitimim için kenara koyduğum bir kısım birikimim vardı, biraz da kredi kullandım. O zaman çalıştığım hukuk bürosunun da karşıladığı bir bölüm oldu. Kredi borcunu en son ödeyebildim, çünkü o en büyük bölümüydü, faiz falan derken, biraz yıpratıcı oldu. “Bir şekilde New York Barosu imtihanını kazanamazsak hapı yuttuk, bu borcu zor öderiz.” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Kendi biriktirdiğim devede kulak kaldı tabii, öyle çok bir şey biriktiremedim ama meşakkatli bir biriktirme süreci yaşamıştım. İki sene sandviç parasını hesap ederek yaşadım. 

Üstad: Orada yüksek lisansı bitirdikten sonra bir süre kaldınız? 

G.G.: Doğru. Avukatlık yaptım, New York Barosu imtihanını geçtim.

Üstad: Ne kadar kaldınız?

G.G.: İki yıl orada, iki yıl da Brüksel’de avukatlık yaptım. Bir yıl da yüksek lisans, toplam beş yıl. ‘Baro imtihanını geçemezsek hapı yuttuk’ dediğim, o zamanlara denk geliyor. Eğer geçemezsem Türkiye’ye döneceğim, döner dönmez Türkiye’de yeni avukat olmuş bir kişinin maaşı ile işe başlamam gerekecek ve muhtemelen bir de askerlik.Tepemde de o ticari borç, bittik yani. O yüzden o New York Barosu imtihanı benim için hayati önemdeydi. 

Üstad: Hangi barolara kayıtlısınız?

G.G.: New York Barosu, İngiltere-Galler Barosu, Brüksel Barosu ve İstanbul Barosu olmak üzere dört baroya.

Üstad: Peki bu süreç nasıl gelişti? Hangi aşamalarda bu barolara kaydolma ihtiyacı hissettiniz? Türkiye’deki gibi baroya kaydolma zorunluluğu var mı diğer ülkelerde? 

G.G.: Tabii, New York’ta avukat olacaksanız eğer, baro imtihanını geçmek durumundasınız. Yoksa en fazla “paralegal” (avukat yardımcısı) olarak çalışabilirsiniz. O da bir şeyler öğretir insana ama sadece bir süreliğine. Dolayısıyla, özellikle avukat olmak istediğim için baro imtihanına girdim. Ağır bir imtihandır, Kaliforniya ile beraber Amerika’daki en ağır baro imtihanlarından biri. İki gün süren bir imtihan, iki yüzü aşkın çoktan seçmeli soru, beş tane kompozisyon yazarsınız. Bir tane de dosya verirler karmakarışık, içinde ilgili ilgisiz her bilginin olduğu. Oradan da bir dava dilekçesi üretirsiniz. Bunların tamamı iki günü alır ve buna göre değerlendirilirsiniz. Kan ter içinde biter yani. Buna hazırlanmak da aşağı yukarı günde on altı saat çalıştığınız, bir iki aylık süreçtir. 

New York Barosu imtihanını kazanmış biri olmanın bana verdiği his nedir derseniz, akıllı olduğunu göstermez, zeki olduğunu göstermez ama dirençli biri olduğunu gösterir. Öğrendiklerinizin büyük bir kısmını unutursunuz, ezbere dayalıdır. Dolayısıyla kendi eğitim sistemlerindeki o sorgulayıcı yaklaşımı, hukuk fakültesinde aldığınız esprili eğitimi unutup bir anda ezber işine geçersiniz. 

Sonra Microsoft davası patladığı noktada Brüksel’de, Microsoft’un avukatlığını yapma ayrıcalığına sahip oldum. Ayrıcalık müvekkilin kimliğinden öte, o dosyanın Rekabet Hukuku alemini değiştiren bambaşka bir dosya olmuş olmasından kaynaklanıyordu. Brüksel’e gitmem söz konusu oldu. Gittim, fakat orada şöyle bir soru işareti de oldu: Ben İstanbul ve New York Barosu mensubuydum, bir Avrupa Birliği ülkesi barosuna mensup değildim. Brüksel Barosu üyeliğim vardı ama o bir baro imtihanı geçilerek alınaran bir baro üyeliği değil, “B-list” denilen, mütekabiliyet esaslı bir liste.

Dolayısıyla da hukuki değer kazanmıyordu benim verdiğim hukuki mütalaalar. Yani ilgili bürokratlar gelse baskın yapsa müvekkile, el koyabiliyor verdiğim hukuki mütalaaya. “Savunma hakkındandır.” desem, “Bu adam benim baromun mensubu değil ki?” diyor. Bunu aşmak için oturup İngiltere Barosu imtihanına girmem gerekti. İngiltere’de Baro imtihanına her canı isteyen giremez. Ama New York Barosu mensubu olarak yeterince sene çalıştıysan, o zaman “Gel bu baro imtihanına da girebilirsin.” diyor. O da iki günlük bir imtihan, 1-2 başlığı için “Sen girmesen de olur.” diyor ama epey büyük bir bölümüne giriyorsun. 

Üstad: Kaç yıl çalışmanızı bekliyor İngiltere Barosu?

G.G.: Üç yıl Amerika Birleşik Devletleri’nde çalışılmış olması ve tabii baro mensubu olarak çalışılmış olmasıydı o zaman, şimdi ne oldu bilmem. QLTT, “Qualified Lawyer Transfer Test” denilen bir sınava giriyorsunuz. O sınava girdim, geçtim ve solicitor oldum.   

Üstad: Ortalama kaç kişi giriyor bu sınavlara ve kaç kişi geçiyor, bir istatistik var mı?

G.G.: New York Barosu için söylüyorum, giren yabancı öğrencilerin yarısı çakar. QLTT için öyle bir istatistiği zaten yok, çünkü zaten “QLTT’ye gireceğim ben.” diyen yabancı, aslında çoğunlukla Hintli, Pakistanlı, vs., ve İngiliz sisteminden geliyor ama İngilize yabancı kalıyor. Yani bir Türk çocuğunun tutup da “Ben New York’ta iki yıl çalışmıştım.” demesi çok rastladıkları bir şey değil. Nitekim hazırlık kursları var, o hazırlık kurslarında ben Hintli, Pakistanlı, İrlandalı falan olmayan ve İngiliz sisteminden gelmeyen, yegane adamdım. 

Böylece solicitor oldum. Sonrasında “Ne işinize yaradı?” derseniz, müvekkille münasebet kurduğunuzda onu etkileyen şey sizin verdiğiniz bilginin içeriği mi, tarzınız mı, yoksa “yahu bu bizden, baksana bizim baronun da mensubuymuş.” demesi mi, tam bilemiyorsunuz. Yani onu tam olarak denetlemeye imkan yok. Ama bu etkenlerin kümülatif bir birleşimidir muhtemelen diye düşünüyorum. Şimdi bir etkisinin olacağını artık pek zannetmem, çünkü potansiyel müvekkiller daha çok ismimizi duydukları, çalışmalarımızdan haberdar oldukları için bizimle iletişime geçiyorlar diye düşünüyorum. 

Üstad: Bir “esquire” unvanınız var?

G.G.: O New York Barosu mensuplarının kullandığı, aslında artık pek kullanılmayan, benim de kullanmayı pek sevmediğim bir unvan. Mesleğin başlarında çok severdim, “Bak biz de New York Barosu mensubuyuz canım!” manasına geliyordu. Ama sonradan bir şekilde onu Türkiye’de kullanıyor olmanın bir “snob”luğu olduğu hissine kapılmaya başladım.

New York Barosu mensupları bakımından bu unvan gibi, mesela İngiltere’de barristor-solicitor ayrımı var, öyle düşünülebilir. Barristor  (dava vekili) kendini asıl adam diye görür, yani “Hukukçuluk burada yapılıyor kardeşim!” manasına gelir. Benim mensubu olduğum solicitor cemiyeti biraz daha bezirgan işi diye düşünülür. Benim görebildiğim, bilebildiğim kadarıyla “esquire” unvanının kendisinin apayrı bir kullanım alanı yok. Almanlar’da çok sık rastlanır. Onlar şeyi de severler, “LL.M.” unvanını kartvizitlerinde kullanmayı, hatta hangi üniversiteden olduğunu yazarlar.

Üstad: Bu bölgelerde duruşmaya girme imkanınız oldu mu, New York’ta, Galler’de? Bizden farklı olarak bahsedebileceğiniz bir iki kural var mı? 

G.G.: Yani aslında bizdeki idare mahkemesi süreçlerine biraz daha benziyor. Oturup derdinizi anlatabildiğiniz bir süreç. Hukuk mahkemesi süreçleri gibi, “Aslında yazılı verdik zaten, üç cümle bir şey söylüyoruz.” değil. Daha sorgulayıcı hakimler ve genel olarak da beklenmedik deliller üretmeye daha teşvik edici bir sistem var. Yani yargıç sadece şekil bakmıyor meseleye, içerik olarak daha yaratıcı olmanıza imkan tanıyor.

Türkiye’de, örneğin bir iş yargılamasında “Sulh protokolü imzaladık ama bu adam aslında bana baskı yaptı. Ben onun sulh protokolü olduğunu bile bilmiyordum.” savunması yapılsa, işveren vekilinin dönüp de şöyle bir delil ikame etmesi çok da kolay değil: “Bakın efendim cep telefonu görüşmelerimiz, işçi o toplantıya gelmeden 15 saat benim onunla görüşmem var. Herhalde çoluğun çocuğun durumunu anlatmadık, işte bu protokolü müzakere ediyorduk. Doğru değil söylediği.” Bunu Türkiye’de daha zor kabul ettirirsiniz delil diye.

Bu, İngiliz sistemi için, Amerikan sistemi için, bayağı tüm ispat yükünü neredeyse karşıya geri devirdiğiniz, “Sen anlat şimdi bakalım 15 saat ne muhabbet ettiniz madem müzakere etmediniz de?” dedirteceğiniz bir şey olabilir. Bizde  yargıçlar daha ziyade kendi ezberlerine, neyi delil olarak görmeye alıştıklarına göre bakabiliyorlar. İdari yargıda ve ceza yargısında daha farklı olabiliyor tabii.

Türkiye’ye Dönüş

Üstad:Türkiye’ye döndükten sonra avukatlık yapmaya başladınız. Döner dönmez kendi hukuk büronuzu mu kurdunuz yoksa?

G.G.: Türkiye’ye ilk önce White&Case Hukuk Bürosu’na geri döndüm. Yurt dışında da o büronun ofislerinde çalışmıştım. Dolayısıyla o büroda dokuz sene çalışmış halimle döndüm. Sonra o büronun daha çok birleşme-devralma, banka-finans, sermaye piyasası vb., yönelimli olması ve benim de anlattığım gibi epey “snob”laşmış olmam sebebiyle, yani “Ben bambaşka işler yapacaktım burada halbuki şu an sadece ‘’tamamlayıcı” bir fonksiyon ifa ediyorum burada, öyle olmamalı.” diye düşündüğümden, dönükten beş ay sonra kendi maceramı aramaya karar verdim, ve bu büroyu kurup bir yürüyüşe başladım.

Üstad: Büronuzu ne zaman açtınız?

G.G.: 2005 yılının şubat ayında.

Üstad: Dünyada bilinen müvekkilleriniz var. Bu iletişim nasıl gelişti? Microsoft Davası ile mi başladı her şey?

G.G.: Size bir örnek vereyim, bugün kapıdan içeri  giren aşağı yukarı dört yeni müvekkil oldu. Bunlar acaba neyi nereden duyup da geliyorlar, her zaman bilemiyorsunuz. İnsanlar birbirleriyle konuşuyorlar, birisi bizimle bir proje yapıp memnun kalmış oluyor, vs. O öyle akıyor. Ama şunun bir katkısı olduğunu gördüm, hukuk bürosu seçerken bize baktıklarında genel olarak yurtdışında bu çalışmaları yapmışlar, baro üyelikleri var, “Bu adam bizimle aynı dili konuşuyor, ne dediğimizi anlar, bizi utandıracak işlemlere girmez.” diyor. Bunun da avukat seçiminde bir önemi var elbet.

Yabancı müvekkil gider dosyayı verir, buradaki avukat da uluslararası şirket adına rüşvet vermeye kalkarsa, hem kendini hem de bütün şirketi yakar. Dolayısıyla “Bizim davranış kodlarımızı da anlıyor ve bu ortamlardan geliyor.” algısı ve bilgisi önemli. Zamanlama da önemli tabii ki. Ben çıktığımda büyük hukuk bürolarından ayrılıp  da kendi büronu kurmak diye bir yönelim yoktu. Dolayısıyla onu yaptığım noktada benim bile beklediğimden çok daha hızlı ilerledim..

Üstad: Microsoft ile bağlantıyı New York’ta kurduğunuzu söylemiştiniz. Bu nasıl oldu? Sonuçta orada iki üç sene çalıştınız ama Microsoft ile çalışmak o kadar kolay değil.

G.G.: Microsoft ile bağlantıyı aslında New York’ta kurmadım. Şöyle oldu; ben Harvard’dayken Profesör Louis Kaplow ile beraber, Amerika’daki Microsoft davasını çalışmıştım., Dolayısıyla benim gönlüme yakın, akademik olarak içini dışını her şeyini çok iyi bildiğim bir dosyaydı. Kaplow’un rekabet hukuku kitabının o bölümünün yazımına yardım etmiştim.

Profesör Kaplow, “Areeda and Kaplow” kitabının Kaplow’u ve bu kitap da Amerika’da Rekabet Hukukunun üç kutsal kitabından bir tanesi. Kaplow’un asistanıydım Harward’da. Avrupa Birliği rekabet hukukunu da Amerikan rekabet hukukunu da bildiğim için Brüksel ofisinde, “Ya bu iyi bir kombinasyon!” diyerek bakıldı bana. Çünkü Avrupa Birliği daha ilk defa böyle bir dosyayı bir Amerikan şirketine –daha doğrusu başka Amerikan şirketleri vardı ama– ilk defa Microsoft’a yüklemekteydi. Dolayısıyla da Microsoft’un Amerikalı avukatları ile AB’deki  avukatları arasında bir köprü görevi görme imkanım oldu.

Üstad: Bu şirketlerin global avukatlığını da yapıyor musunuz yoksa sadece Türkiye ayağını mı yürütüyorsunuz?

G.G.: Genellikle Türk şirketlerinin dünyaya açılan hareketleri olursa, ya da Türkiye’deki bir global şirketin yurt dışında da temsil edilmesi gerekliliği doğduysa hukuksal ayağını yürütüyoruz. Örneğin “Oil for Food” meselesi çıkmış zaten Türkiye’de bir şirketle ilgili olarak, dolayısıyla o durumda  Amerikan ambargosuyla ilgili bir problem var mı yok mu diye bakılıyor ve Amerika’da “Securities and  Exchange Commission”a (ABD Sermaye Piyasası Kurumu) bir avukatın gitmesi ve Türkiye’de ne olmuş ne bitmiş anlatması lazım geliyor. Hem New York Barosu mensubusun hem Türkiye’de baro mensubusun, dolayısıyla “Securities and  Exchange Commission’a gel sen anlat.” denilen bir dosya ile deplasmana çıkabiliyorsunuz.

Yahut, örneğin Türk Hava Yolları’na Amerika’da “Department of Justice” (Adalet Bakanlığı) inceleme başlatmış. Türk Hava Yolları “Beni orada savunman lazım.” diyor ve o deplasmana bu şekilde çıkıyorsunuz. Ama buradan hukukçu olarak kendinizi ihraç etmeniz hep bir bacağı burada olan bir şeyin oradaki görünümü ile oluyor. Ya da misal, Koç Grubu Grundig’i devralıyor, Almanlar’ın Grundig’i dolayısıyla bir sürü Avrupa işlemi yapılması lazım, denetleyici kurumlar nezdinde Koç Grubu o deplasmana çıkarken siz de onunla birlikte çıkıyorsunuz. 

Üstad: Peki yurt dışı merkezli firmaların Türkiye’deki hukuki süreçlerini yürütürken onlarla iletişiminiz, onların sizden beklentileri, oradaki sistemle buradaki sistemin çatıştığı noktalardaki durum nasıl? Hayal kırıklığına uğradıkları noktalar oluyor mu?  

G.G.: Elbette oluyor, ama bu Türkiye’ye özgü bir durum değil. Dünyanın birçok ülkesinde faaliyet göstermeye alışık şirketler, sonuçta raporladıklarımız da hukuk müşaviri olan insanlar. Bizim gönlümüzü acıtan benzetmeler olabiliyor zaman zaman. “Aaa evet, bu durumu Tacikistan’da da görmüştük.” gibi cümleler insanı acıtıyor. Ama bazen de hayranlıkla karşıladıkları olabiliyor. Örneğin, Rekabet Kurumu önünde bir sözlü savunmaya çıkıldığı zaman, 90 dakika slayt sunumlu savunma yaptığınızda, herkesin gözünüzün içine bakarak notlar aldığı bir süreçten çıktığınız zaman da müvekkilin içine bambaşka siniyor. Bunlar da var.

Veyahut, idare mahkemelerine geldikleri oluyor bazen, ülkede o sırada onlar adına her şey ters gidiyor olduğu halde, “Ya bir dakika, bize fırsat verdiler, derdimizi dinlediler bak.” dedikleri de olabiliyor. Ama bazı durumlarda da, özellikle kararların gerekçelerinin kısalığı sebebiyle, “Yaa ne oldu şimdi, bu dava bizim şirketimiz için atar damar, bundan daha önemli ne olabilir? Bir paragraf gerekçeli karar, bu mu yani?” dedikleri de çok oluyor. Müvekkil açısından zamanlamalar o kadar büyük skandal olmuyor çünkü uzun hukuki süreçlere başka ülkelerden de alışıklar, ama  kararın kısalığı içine sinmiyor adamın, gerekçeli kararın gerekçesini okuduğu zaman “Ben bundan hiçbir şey öğrenmiyorum ki!” dediği olabiliyor idari yargıda.

Yahut sulh ceza mahkemesi erişimi engelleme kararı veriyor mesela, “Şimdi bu nedir, bunu nasıl yorumlayacağız?” diyorlar, bunlar olabiliyor. Bizim müvekkillerin en zorlandığını gördüğümüz taraf iş hukuku tarafı. Yani iş hukuku tarafında muhakeme esnasında o kadar beklenmedik gelişmeler olabiliyor ki, buralarda çok çalkantılı olabiliyor müvekkillere meseleleri anlatmak. Gerçekten zor oluyor, baştan bir harita koyuyorsunuz tabii ama o haritaya uymayan çok fazla gelişme olabiliyor sonradan. O da iş yargısının aslında kendine özgü tavrından da kaynaklanıyor. Yani belge temelli değil, tanık dinleteceksiniz vs., o da türlü türlü engebeli araziye yol açıyor. Aslında bu da yargılamanın daha iyi olduğu anlamına gelir.

Üstad: Yargıçların ve savcıların çok sık değişmesi?

G.G.: Evet, uluslararası müvekkillerin anlamakta zorlandıkları bir konu da, bir yargılamada seksen kere hakimin değişmesi. Bazen “Bu niye oluyor?” diye soruyor müvekkil, “Biz böyleyiz, böyle olur bizde” deseniz olmuyor, ancak bir yere kadar anlatılabiliyor. Ama genel olarak uluslararası müvekkillerin afalladıkları taraf muhakeme, dava tarafı. Yoksa onun dışında aslında buradaki hukukçuluk seviyesi itibariyle de (ve bunu derken sadece kendi ofisimi kastetmiyorum kesinlikle, genel olarak Türkiye’de), hukuk hizmetinin bulunduğu nokta itibariyle de, Türkiye hazır durumda, diğer ülkelerle rekabet edebilir vaziyette.

Bir birleşme-devralma işlemi yapan, bir regülasyon problemi olan bir müvekkil aslında aldığı hizmetin kalitesi yönünden tatmin oluyor, fakat lobi faaliyetine girenler de türeyebiliyor, bu durum da sıkıntı yaratabiliyor tabii zaman zaman. Mesela FETÖ döneminde bunun zirve yaptığı bir dört yıl var. “Adam hiç avukata gitmesin, zaten imamlar kendi aralarında konuyu çözüyorlar.” görüşü vardı. Şimdi orada yabancı müvekkiller arasında kendi davranış ve etik kodu olanlar zaten o odalara girmeyecekleri için, “Biz şimdi burada bir yargılama yürütmeye çalışıyoruz ama belli ki bizim anlamadığımız bir şeyler dönüyor.” diye kalakalıyorlardı. O önemli bir problemdi haliyle. Yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını sağlayamadığınız her durumda o tereddüde yol açabiliyor.

Üstad: Tekrar ofisinize döneceğim, kaç kişi çalışıyorsunuz? 

G.G.: Şu anda 85 avukat, toplam 110 kişiyiz. 

Üstad: Peki çalışma alanlarınız neler? Departmanlaşmış şekilde mi çalışıyorsunuz? 

G.G.: Evet, departmanlaşmış bir şekilde dört ana kolda çalışıyoruz. Dava hukuku, yani muhakemelere giren bir taraf var. Birleşme-devralma, şirketler hukuku, banka-finans dallarında olan bir işlem tarafı var. Regülasyon ve hukuka uyum tarafı var; rekabet hukuku, ilaç düzenleyici hukuku, havayolları hukuku, enerji hukuku, İnternet hukuku, veri koruma gibi konuların hepsi bu departman altında çözülüyor. Bir de bazı müvekkillerin ya hiç hukuk müşavirleri yok ya da sadece bir tane hukuk müşaviri var ve dolayısıyla tüm hukuk sorularını bize soruyorlar. O müvekkillerle de çalışmaları yürüten ayrı bir ekibimiz var. 

Üstad: Bu kadar çok avukatla çalışırken, yapılan işleri tek başınıza kontrol etme imkanınız oluyor mu? Bu durum sizde nasıl bir stres yaratıyor?  .  

G.G.: Artık bir stres kaynağı olmuyor, çünkü burası içerden büyümüş bir ofis. Yani tanımadığımız, bilmediğimiz insanları, “Kıdemli avukat alalım oturtalım işte, ne var ki.” diye ofise almış ve o şekilde büyümüş bir ofis değiliz. Bugün ekip lideri olarak gördüğünüz herkes, bir yerlerde ya benim stajyerimdi, hatta belki Bilkent’te öğrencimdi. Dolayısıyla bugün ekip lideri olarak baktığım herkes zaten kaygımı, özenimi, müvekkili baş tacı ediş şeklimi biliyor ve bunu özellikle önemsiyor. Kontrolcü ve denetleyici birisi olarak biliniyorum ofiste, yani şu havaya giremem, “Ah ben delege etmenin o kadar ustasıyım ki!”, O tür bir hukukçu olamadım. Dolayısıyla bütün yazışmaların kopyasındayım, müvekkilin en ufak bir titreme geçirdiği, bir sıkıntı çektiği yerde hemen konuya dahil olur bir durumdayım.

Bunun biraz fazla kontrolcülük olduğunu da düşünüyorum açıkcası. Biraz daha rahat bırakmam doğru olabilir ama bir şekilde buna hala alışmaya çalışıyorum. Ofisin ilk kuruluş döneminde dediğiniz ”tek başına kontrol etme” durumu vardı ve o gerçekten bir stres yaratıyordu.

Çok farklı sebeplerle elektrikli hale getiriyordu yani, mesela müvekkiller telefon görüşmeleri istedikleri zaman, tüm telefon görüşmelerini sadece ben yapıyordum. Çünkü ayaküstü hukuki mütalaa verilmesi çok riskli geliyordu bana. “Keşke e-posta ile sorsalar da biz de kontrol ederek doğru düzgün yanıtlasak.” diye düşünüyordum. Şimdi tabii o kadar kıdemli ve o kadar işinde ustalaşmış arkadaşlarım var ki artık telefon görüşmeleri, toplantılar vesaire, hepsi gırla gidiyor. Hepsine yetişmeye de imkan yok ama şaşıracağınız ölçüde iç raporlama sistemlerimiz var. Yani sözlü temasları da ayrıca kendi içimizde raporluyoruz, yazıyoruz, toplantı tutanakları tutuyoruz. 

Üstad: Meslek hayatınızdaki kırılma noktası sizce neydi?

G.G.: Neydi acaba? Ustalarım var, o ustalarla alakalıdır diye düşünürüm. Aslı Başgöz, Emre Derman benim ilk iki ustamdır. Nurkut İnan, yine aynı dönemde bir ustamdır. Çok şey öğrendiğimi düşünürüm onlardan. Sonra yurtdışına çıktığım zaman Ian Forrester, Mark Powell, Louis Kaplow, tabii akademik anlamda ustalarımdı ve onlardan çok çok fazla şey öğrendiğimi düşünürüm. Ofisin açılması da elbette önemli bir kırılma noktası. Eğer mecranı değiştirmekse kariyerin, yani “Ben dev bir global yapının ufak bir parçası olmayacağım da kendi maceramın peşinden gideceğim.” diyorsan, o kararı vermek önemli bir noktaydı.

Bir önemli nokta da ilk kurduğumuz dönemdeki ortakların ofisten ayrılış anlarıydı. Onların kimisinin çıkışı telli duvaklı, mezun ederek yahut da emekli olarak oldu. Bazısı da çekişmeli oldu. Oralarda bu seçtiğim yoldan soğuyabilirdim, şimdi dönüp baktığımda “Ya bu bana göre değilmiş, ne güzel ben global hukuk bürosunda keyifli keyifli çalışıyordum, ne işlere düştüm kaldım” diyor olabilirdim. Öyle olmadı ve olmaması da bana bir şey öğretti, beni sertleştirmeden –yani sert bilinirim ama o anlamda sertleştirmeden, “Aman insanlara güvenmemeyi öğrendim!” deme hatasına düşmeden– oralardan geçtim. Hepsinin öğretici yanları oldu.

Üstad: Bugün mesleğe yeni başlayan bir avukatın sizin gibi bir kariyere sahip olması ne derece mümkün? Geçmişle bugünü kıyasladığınızda ne söylersiniz bize?

G.G.: Çok mümkün. Türkiye pazarı bu açıdan doygun bir vaziyette değil. Hala İngilizcesi sular seller gibi olan hukukçu mesleğe 1-0 önde başlıyor, ki 2018 Türkiye’sinde bu kadar hukuk fakültesi varken böyle de olmaması gerekiyor. Kolej mezunu olsun olmasın, belli bir dünya görüşü olan bu kadar insan hukuk fakültelerine gidiyorken böyle olmamalıydı diye düşünüyorum ama vaziyet bu.

Benim görüşüm hala çok ciddi yol yürünebileceği yönünde. Ben hukuk fakültesinde okurken iyi İngilizce bilen insan bulamazdınız, yani bütün bir amfide İngilizcesi mükemmel diyeceğiniz birisi yoktu. Moot Court yarışması için bir seçme düzenlendi Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde, zaten başvuran toplam 8 kişiydi, “İngilizcem yeter de ben konuşabilirim” diyen. Şimdi öyle değil artık. Kulüpler vesaire gırla gidiyor, yani dünyayla kucaklaşmış vaziyette öğrenciler.

Ve internet de bugün geldiği noktada değildi tabii, bugün Moot Court yarışmasına hazırlanacak olsanız, Youtube’dan finalleri seyrederek hazırlanabilirsiniz. Biz gittiğimizde karşılaştık her şeyle, “Amerika’daki nasıl yapılıyor acaba?” hakkında hiçbir fikrimiz yoktu. O konuda bizim bir fikrimiz olmadığı gibi, bizim oturumumuza giren hakimlerin bir bölümünün de bir fikri yoktu.

Bunlar çok değişti, o yönden dünyayla çok daha kucaklaşmış olduğumuzu düşünüyorum. Ama hukuk piyasası yavaş yavaş kalabalıklaşmaya başlıyor tabii ve o kalabalık içinde boğulup gitmek de mümkün. Yani şöyle bir eleştiri getirilebilir, “Hocam sen mezun olduğunda o veya bu sebeple İngilizcen vardı, o iyi İngilizceyle insan  zaten öyle veya böyle uçar giderdi o dönemde. Şimdi halbuki deryada damlayız, çok fazla insan var meslekte.” Evet, bu bakış da bir yere kadar doğru, zaten baro imtihanı gerekliliği, genel olarak avukatlık mesleğinin standartlarının tutturulmasının gerekliliği ile ilgili söylediklerimiz de bunlardan kaynaklanıyor. 

Üstad: Üniversitelerde de ders veriyorsunuz. Bunun sizin meslek yaşamınızda ve manevi tatmininizdeki yeri nedir?

G.G.: Doğru. Mesleki ve manevi tatmini çok çok yüksek. Yani üniversitelerde hocalık yapmıyor olsaydım, hala tebessümümü koruyarak bu içine girdiğim mücadelelerin içine girebilir miydim, bilmiyorum.

Öğrencilere ders vermeye gittiğim zaman gelecekle ilgili umut doluyorum ve bu içi boş romantik bir söylem değil. Öğrencilerim iyi yetişiyorlar, hem – burada tevazu göstermeyeceğim– ben yetiştirdiğim için iyi yetişiyorlar, çünkü ben derste her zerremi ortaya koyan, her şeyi yırtınarak veren bir hocayım. Hem de diğer hocaları da birikim ve verdikleri eğitim olarak iyiler.

Umutlu ve kendini geliştirmek için uğraşan öğrencilerim var. Öyle olmayan fakültelerde de bir dönem, bilemedin iki dönem ders veriyorum, ama sonra benim de tadım kaçıyor zaten.

Yani çocuk eğer ölü balık gibi bakıyorsa, dersle tamamen ilgisizse, bir yerden sonra “Omuzlarından silkeleye silkeleye olmayan ateşi ben nasıl vereceğim?” noktasında, bazen iflas edebiliyorum. Etmemem lazım aslında ama ben de besleniyorum karşı taraftan. Özellikle adli yahut bürokratik konulara kafamı şiddetle çarptığım ve saçımı başımı yolduğum dönemlerde derse gitmek benim için bir nefes alıp, “Yahu dur ya, daha bunlar mezun olacaklar, bir gün o pozisyonlara bu insanlar da gelecekler, iyi olacak iyi!” diyebilmemi sağlayan, umur duygusu veren bir şey.

Ama tabii vakit alan, insanı örseleyen bir tarafı da var; yani çok sefer ders vermekte olduğum esnada “aman o dosya öyle mi oldu böyle mi oldu?” tartışmasının yaşandığı, telefonumu kapattığım için sonradan epey hırpalandığım süreçler olabiliyor. Ama yine de o bedel çok küçük bir bedel. Bazen “Neden uğraşıyorsunuz Hocam ?” diyorlar, sanki ben fedakarlık ediyormuşum gibi.

Ben o dersler olmadan kendimi tam olarak nasıl muhafaza ederdim, ondan emin olamıyorum. Akademik makaleler yazmak da aynı şey benim için. “Bu kadar makaleye nasıl vakit buluyorsunuz?” deniliyor mesela, zihnimdekileri akademik çalışmaya dökmediğim takdirde, bezirganlaşırdım, ticarileşirdi aklımdaki bilgiler, şıpın işi yapardım, derinleşmezdim, diye tahmin ediyorum. Bunlar benim mesleğe tutunma vasıtalarım oluyor yani aslında.

Üstad: Buradan yola çıkarak şunu sorayım; Gönenç Gürkaynak günde kaç saat çalışıyor?

G.G.: Çok çalışan birisiyim. Çok uyuyan birisi değilim, uykuyla aram hiç olmadı hemen hemen. Özellikle son on beş senede, 5-6 saat ortalama oturtturan birisiyim. Ve etkin de çalışırım. Yani hem saatlerim uzundur  hem de çok farklı cephelerde çok fazla çalışma yapabiliyorum. Çok seyahat ederim, o seyahatler arasında da çalışırım. Yani mesela uçağa bindiğimde, çok tipiktir benim açımdan, uçağın içindeyim o sırada, birazdan kalkacağız ve uçağın iniş saatiyle ilgili kafamda bir fikir oluşmuş, rötar olup olmayacağını anlamışım, hemen  iniş anına da telekonferans koyarım. Etkin ve uzun çalışabilmek açısından gerçekten şanslıyım, zaman içinde de kendimi geliştirdim. 

Üstad: Ülkedeki sistemi yurt dışı ile karşılaştırdığınızda avukatlık sınavı, hukuk fakültesi öğrencilerinin aldığı eğitim, bu konularda ne düşünüyorsunuz?

G.G.: Hukuk fakültelerimizde verilen eğitimin bir bacağı iyi, bir bacağı kötü. İyi olan tarafı, iyi ders anlatabilen, öğrenciye hukuka saygı duymayı, hukuki terminolojiyi etkin kullanmayı duyumsatabilen hocalarımız çok. Hocalarımızı değerlendirmek asla bana düşmez ama benim görüşüme göre yurt dışındaki fakülteler ile yarışamadığımız ve kucaklaşamadığımız alan akademik yayın meselesidir. Bizde hukuk hocaları akademik yayın yapmıyor genel olarak. Yapanları da var tabii ki.

Şimdi tek tek isim verirsem bu sefer ismini vermediklerime ayıp olacak ama benim yayınlarıma baktığınız zaman, herhangi bir hukuk profesöründen birkaç kat fazla olması hakikaten üzücüdür. Ben bir yandan da durmaksızın çalışan bir adamım ve yine de bu yayınları yapacak vakti bulabiliyorum. Bizde hukuktaki akademisyenlik daha ziyade sohbetle, insan ilişkileriyle ve ders anlatmayla da döndürülebiliyor. Haliyle öğrenciye de bu kültürü öğretmeye, aşılamaya başlayabiliyor.

Dolayısıyla bir noktada bunun kesilip, bir de yayın yapılıyor olması gerekir, diye düşünüyorum. Akademik katkının sadece “iki defa tez yazdım onun dışında hiçbir şey ortaya koymadım.” noktasında kalmaması lazım. “Publish or perish” yani “ya yayınla ya kaybol” kültürünün hukuk fakültelerimize yerleşiyor olması lazım. Oralarda maalesef dünyayla uyumlu olmadığımızı düşünüyorum. 

Baro imtihanı meselesine gelirsek, baro imtihanı kesinlikle olmalı diye düşünüyorum. Baro imtihanının olmadığı her sene, genç hukukçulara ve fakültedeki hukukçulara atılmış bir goldür. Ama baro imtihanının olmasının mesleğe adil bir düzen getirmesi için, Türkiye’nin neresinde hukuk eğitimi alıyor olursanız olun belirli bir seviyenin üzerinde olması gerekir ki, öğrenci “Ee beni zaten avukatlığa almazlar, zaten bir şey öğretmiyorlar ki.” durumunda kalmasın. 

Dolayısıyla bizim genel adaletli davranma ve adaletli öğretme konusunu çözüp baro imtihanı işine girmemiz lazım. Ama acilen kapsamlı bir baro imtihanına ihtiyacımız var. Yani öyle çoktan seçmeli “yaptık geçtik” falan değil, ciddi içerikli ve “Bu adam düzgün cümle kurabiliyor mu, -de’yi –ki’yi ayrı yazabiliyor mu?”ya kadar baktığımız, “Bundan daha avukat olmaz seneye gelsin” diyebileceğimiz bir yapıya ihtiyacımız var.

Korkmalı yani hukuk fakültesindeki öğrenci, “Bu baro imtihanını ben acaba geçebilecek miyim, aman Allah!” demeli. Ama şu da önemli, baro imtihanının objektif zorluğundan dolayı bunu demeli. Yoksa “İşte zaten  kendi adamlarını alıyorlar, bakalım doğru düzgün yapılacak mı imtihan?” tarzı kaygılarıyla bunu diyor olmamalı. Her sene bir sürü öğrenci de bu baro imtihanından kalıyor olmalı, geçemiyor olmalı yani. Çünkü öyle donanımlı bir mezun kitlesi üretmek onuşunda eksikliklerimiz mevcut.

Herkesin bir yıl staj yapmakla avukat olduğu ve mesleki haklar edinebildiği bir ülkede mesleği ileriye taşımak adına çok büyük bir şansımız yok, bu neredeyse tıp fakültesinden mezun olanları diplomayı  aldığı gibi ameliyata sokmaya benziyor. Burada şu anda ciddi bir problem var ve onun acilen çözülmesi gerekiyor.

Üstad: Baro üyesi avukatların yapmakla yükümlü olduğu şeyler var, biz bir tanesinin altından kalkmaya çalışırken sizin birden fazla üyeliğiniz var. Her baroda benzer yükümlülükler var mı, biraz bahsedebilir misiniz?

G.G.: Evet aslında oldukça vakit alabilen ve  ağır sorumluluklar. Menfaat çatışmasından kaçma yükümlülüğünüz çok daha ağır, New York Barosu ve İngiltere Barosu üyeliği dolayısıyla. Çok karmaşık sistemler kuruyorsunuz içeriye, bir de bu hacimde iş yapan bir büro için yanlışlıkla menfaat çatışması durumunsa kalmadığınızdan emin olmak için epey takla atıyorsunuz. Hesaplarınızı yönetme yükümlülüğünüz çok daha ağır, bu yine İstanbul Barosu’nun bakmadığı bir konu.

Bizde genel olarak müvekkil parası gelir avukata, o onu yediemin olarak elinde tutar, kendi paraya sıkışır gider oradan harcar, ondan sonra kendi parasından müvekkilin masrafını yapar. Halbuki onun hesabı ayrı olacak, ayrı dökümlenecek, bunun hesabı ayrı olacak, ayrı dökümlenecek. Ben bütün o yükümlülüklerin de altındayım. Dolayısıyla ona göre de bir muhasebe sistemi üretmek lazım geliyor.

https://www.clio.com/blog/commingling-funds/

Burada 14 kişilik bir muhasebe ekibimiz var. Normalde 14 kişilik muhasebe ekibi olan hukuk bürosu olmaz. Ama hem New York Barosu, hem İngiltere Barosu, hem İstanbul Barosu altında bulunursan, mecburen oluyor. Aman her şeyi ayrı tutayım, ona da dikkat edeyim, bu tutar bununla karışmasın “mingling of the funds” denir buna, yani şahsi olanla müvekkilin sana emaneten verdiği ayrı olmalı, bunlar sadece birkaç örnek.

Bunun gibi bir sürü başka yükümlülük var. Kurs alma mükellefiyetleri, “continuing legal education,” iki yılda bir kendini yeniden baroya beyan etme mükellefiyeti, epey kağıt kürek işi vardır yani. Aidat, vs., zaten gani gani. Bir de eğer aktifseniz benim olduğum gibi, bu sefer o baronun yabancı hukukçular için çeşitli komisyon üyelikleri ve onların sorumlulukları başlar. Epey bir idari yükü de doğabilir. Ama yüklerinden sakınacağınız, yakınacağınız, “iyi ki olmamışım yükleriyle de mücadele etmem gerekmiyor.” diyeceğiniz kadar da korkunç değil tabii.

Üstad: Sorularımız bu kadar, çok teşekkür ederiz. 

G.G.: Ben teşekkür ederim.

 

Bu Söyleşi Üstad Dergi 6.sayısında (Yaz 2018) yayınlanmıştır.

Benzer Yazılar

Ekokırım Gezegenin Yasal Kalkanı Olabilir mi?
sıcaklık artışı ve MS
Dünden Bugüne Çalışma Hayatında Kadın Olmak -1-
Akıllı İlaç Bedellerini Devlet Ödeyecek mi?
Ekokırım Suçu Gezegene Yasal Kalkan Olabilir mi?
Dünden Bugüne Çalışma Hayatında Kadın Olmak -1-
Sıcaklık Artışı ve MS: AİHM'de Çarpıcı İklim Davası
Gönenç Gürkaynak Söyleşisi
Kolektif Sendika Özgürlüğü; Abdullah Şahin vd Kararı Analizi
Yapay Zekanın Çevresel Etkileri
Ekokırım Suçu Gezegene Yasal Kalkan Olabilir mi?
Sıcaklık Artışı ve MS: AİHM'de Çarpıcı İklim Davası
Dünden Bugüne Çalışma Hayatında Kadın Olmak -1-
Türkiye İşçi Hukuku
Danışıklı Alt İşverenlik Uygulamaları
Kolektif Sendika Özgürlüğü; Abdullah Şahin vd Kararı Analizi
Toplu Gözetim ile İlgili Yeni AİHM Kararı Türkiye'yi Nasıl Etkiler?