I. Giriş: Grönland Krizinin Gölgesinde Bir Enerji Savaşı
Ocak 2026, transatlantik ilişkilerin en gergin dönemlerinden birini yaşıyor. Trump yönetimi, Danimarka’ya ait özerk bölge Grönland’ı satın almak — hatta gerekirse askeri güçle almak — istediğini açıkça ilan etti. Grönland krizi NATO’yu sarstı, Avrupa’yı ayağa kaldırdı, Danimarka sokaklarında binlerce kişi “Yankee go home” pankartlarıyla yürüdü. Trump, Avrupa müttefiklerine tarife tehditleri savurdu; Danimarka Grönland’a yüzlerce asker konuşlandırdı.
Ama aynı günlerde, Atlantik’in öte yakasında — Rhode Island ve Connecticut kıyılarında — başka bir dram yaşanıyordu. Danimarkalı enerji devi Ørsted’in %87 oranında tamamlanmış rüzgar projesi Revolution Wind, Trump yönetiminin “ulusal güvenlik” gerekçesiyle verdiği durdurma emriyle askıya alınmıştı. Şirket, ABD federal mahkemesinde ABD hükümetine dava açmak zorunda kaldı.
İroni keskin: Bir yanda ABD, Danimarka’nın Arktik topraklarına göz dikiyor. Öte yanda aynı Danimarka’nın şirketi, ABD topraklarında inşa ettiği enerji altyapısını korumak için mahkemeye koşuyor. Her iki durumda da “ulusal güvenlik” gerekçesi araçsallaştırılıyor — Grönland’da toprak talebi için, Atlantik’te rüzgar projelerini durdurmak için.
Bu tablo, enerji izinlerinin nasıl siyasallaştığını çarpıcı biçimde gösteriyor. Ama sorun sadece ABD’ye özgü değil.

Bir kez daha; 22 Aralık 2025’te Trump yönetimi, ABD’nin Doğu Kıyısı’ndaki beş offshore rüzgar projesini askıya aldı: Vineyard Wind 1, Revolution Wind, Coastal Virginia Offshore Wind (CVOW-Commercial), Sunrise Wind ve Empire Wind 1. Milyarlarca dolarlık yatırım, binlerce iş, yılların planlaması bir başkanlık memorandumuyla donduruldu.
Dört yıl önce, 20 Ocak 2021’de, Biden göreve başladığı gün Keystone XL boru hattı projesinin iznini iptal etmişti. Şimdi roller tersine dönmüş durumda: Yenilenebilir enerji projeleri hedefte. Breakthrough Institute’dan Elizabeth McCarthy ve Marc Levitt’in Ocak 2025 tarihli analizi, bu durumu “misilleme mantığı” olarak tanımlıyor: Demokratlar Cumhuriyetçilerin fosil yakıt projelerini iptal ediyor, Cumhuriyetçiler Demokratların yenilenebilir enerji projelerini durduruyor.
ABD’de bu kriz her dört yılda bir siyasi salınım biçiminde tezahür ediyor. Türkiye’de ise farklı bir mekanizma işliyor: Uzun süreli tek parti iktidarı görünürde istikrar sağlıyor, ancak yargı kararlarının uygulanmaması izin rejimini fiilen oynaklaştırıyor. Afşin-Elbistan’da mahkemeler ÇED’i iptal ediyor, Bakanlık yeniden ÇED veriyor — döngü sürüyor. Farklı yollar, benzer sonuç.
Peki izin ne işe yarar, eğer bir sonraki hükümet onu yok sayabilecekse? Ya da mahkeme iptal etse bile idare dinlemiyorsa?
Bu yazı, enerji izinleri krizini iki kavramsal çerçeveden inceliyor: (i) McCarthy-Levitt’in liberal “yatırımcı güvencesi” perspektifi — izin iptalinde tazminat hakkı; (ii) kamu hizmeti sürekliliği perspektifi — enerji arzının kesintisiz ve toplumsal ihtiyaçlara uyumlu şekilde sürdürülmesi zorunluluğu. ABD vakasını analiz ettikten sonra Türkiye’ye bakacak, Grönland krizinin gölgesinde yaşanan enerji savaşının daha derin yapısal nedenlerini ortaya koyacağız.
II. ABD Vakası: İzin Güvencesizliğinin Anatomisi
A. Sorunun Boyutu: Beş Proje, Bir Kararname
22 Aralık 2025 tarihli ABD İçişleri Bakanlığı kararı ile doğu kıyısındaki beş offshore rüzgar projesinin izinlerini ulusal güvenlik gerekçesiyle askıya alınması önemli. Zira bu projeler sıradan yatırımlar değil. Revolution Wind, %87 oranında tamamlanmıştı; türbinlerin büyük çoğunluğu kurulmuş, deniz altı kabloları döşenmiş, Ocak 2026’da elektrik üretmeye başlaması bekleniyordu. Proje, Rhode Island ve Connecticut’a 704 MW temiz enerji sağlayacak, 350.000’den fazla eve güç verecekti. 20 yıllık enerji tedarik anlaşmaları imzalanmıştı.
Ørsted’in resmi açıklamasına göre, askıya alma günlük 1,4 milyon doları aşan zarara neden oluyordu — işçi maaşları, ekipman kiralaması, faiz yükü. CT Mirror’ın hesaplamasına göre, projenin tamamen kaybedilmesi halinde Connecticut ve Rhode Island müşterileri yılda 500 milyon dolarlık ek enerji maliyetiyle karşı karşıya kalacaktı.
12 Ocak 2026’da, Federal Yargıç Royce C. Lamberth, Revolution Wind için ihtiyati tedbir kararı vererek inşaatın devamına izin verdi. Lamberth, Interior Department’ın “keyfi ve gerekçesiz” (arbitrary and capricious) davrandığını, ulusal güvenlik gerekçesinin yeterince açıklanmadığını tespit etti. Karar, İdari Usul Yasası’nın (Administrative Procedure Act) temel ilkelerini hatırlattı: Federal kurumlar, kararlarını gerekçelendirmek zorunda.
Ancak bu yargısal müdahale, sistemik sorunun sadece bir belirtisini tedavi ediyor. Diğer dört proje hâlâ askıda. Ve mahkeme kararları bile, her dört yılda bir değişen politika ortamında kalıcı güvence sağlayamıyor.
B. Asimetrik Koruma: OCSLA’nın Mirası
McCarthy ve Levitt’in tespiti burada kritik önem kazanıyor: ABD’de fosil yakıt yatırımcıları yasal korumaya sahipken, yenilenebilir enerji yatırımcıları bu korumadan yoksun.
Bu asimetrinin kaynağı 1978’e uzanıyor. O yıl Kongre, Dış Kıta Sahanlığı Arazileri Yasası’nı (Outer Continental Shelf Lands Act (OCSLA) kapsamlı biçimde değiştirdi. Değişikliğin en önemli unsurlarından biri, 43 U.S.C. §1334(a)(2)(C) hükmüydü: Federal hükümetin petrol ve gaz kiralarını iptal etmesi veya askıya alması halinde, kira sahiplerine tazminat ödenmesi zorunlu kılındı.
Bu tazminat koruması güçlüydü. Kiracıya ödenecek miktar, ya kiralanan hakların rayiç piyasa değerini ya da yapılan tüm harcamalar artı makul bir getiriyi kapsıyordu — hangisi daha düşükse. Federal hükümet, bir petrol projesini durdurmak istediğinde, bu mali yükü hesaba katmak zorundaydı.
2005 yılında Enerji Politikası Yasası, offshore rüzgâr enerjisi projelerine yetki verdi. Okyanus Enerjisi Yönetimi Bürosu (Bureau of Ocean Energy Management (BOEM), Dış Kıta Sahanlığı’nda rüzgar türbinleri için kira sözleşmeleri imzalamaya başladı. Ancak yasa, OCSLA’nın 1978 tazminat korumasını bu yeni projelere genişletmedi.
Sonuç: Petrol platformları korunuyor, rüzgâr türbinleri korunmuyor. Federal hükümet, bir petrol kirasını iptal ettiğinde tazminat ödemek zorundayken, bir rüzgar kirasını askıya aldığında böyle bir yükümlülükle karşılaşmıyor. McCarthy-Levitt’in ifadesiyle: “1978 düzenlemeleri, federal hükümetin petrol ve gaz kiralarını askıya alması veya iptal etmesi durumunda kira sahiplerine tazminat garantisi veriyor. Ancak offshore rüzgâr projeleri için böyle bir koruma yok.”
C. Salınım Dinamiği: Keystone XL’den Offshore Wind’e
ABD enerji politikasındaki salınım, tek bir projenin hikayesinde somutlaşıyor: Keystone XL.
2015’te Obama yönetimi, Kanada’dan ABD’ye ham petrol taşıyacak boru hattı projesini iklim gerekçesiyle reddetti. TransCanada (şimdi TC Energy), yıllarca lobi yapmış, milyarlarca dolar yatırım planlamıştı. Red kararı, çevre hareketi için zafer, enerji endüstrisi için şoktu.
2017’de Trump yönetimi projeyi onayladı. “Enerji bağımsızlığı” ve “istihdam” vurgusuyla, Obama’nın kararı tersine çevrildi. TC Energy yeniden umutlandı, yatırımlarına devam etti.

https://www.wikiart.org/en/rene-magritte/the-anger-of-gods-1960
2021’de Biden, göreve başladığı ilk gün, Keystone XL’in iznini iptal etti. Proje sahibi TC Energy, milyarlarca dolarlık yatırımını kaybetti ve NAFTA’nın yatırımcı koruma hükümleri kapsamında 15 milyar dolarlık tazminat davası açtı. Ancak Temmuz 2024’te ICSID tahkim heyeti davayı reddetti: NAFTA 2020’de sona ermiş, Biden’ın iptali ise 2021’de gerçekleşmişti — “miras hükümleri” yalnızca NAFTA yürürlükteyken meydana gelen ihlalleri kapsıyordu. TC Energy tazminatsız kaldı
Trump’ın offshore wind kararı bu örüntünün son halkası. Biden yönetiminin hızlandırdığı yenilenebilir enerji projeleri şimdi hedefte. Üstad Dergi’nin Ekim 2024 tarihli analizinde işaret ettiği gibi, Project 2025 planları bu durdurmayı öngörüyordu. Ve döngü devam edecek — bir sonraki Demokrat yönetim muhtemelen bu kararları tersine çevirecek.
Üstelik salınım yalnızca bireysel projelerle sınırlı kalmıyor; düzenleyici çerçevenin kendisi de hedefte. 5 Ağustos 2025’te BOEM, yenilenebilir enerji kira satış takvimini düzenleyen kuralı tamamen kaldırdı. Gerekçe dikkat çekici: “Bu hüküm OCSLA tarafından zorunlu kılınmamaktadır ve Bakan’ın yenilenebilir enerji kira satışlarını planlamadaki takdir yetkisini gereksiz yere kısıtlamaktadır.”
Tercüme edersek: Biden döneminde oluşturulan düzenli ihale takvimi, Trump yönetimine göre “gereksiz bir kısıtlama“ydı. Artık offshore rüzgar ihaleleri Bakan’ın — yani yürütmenin — takdirine bırakılmış durumda. Petrol ve gaz için böyle bir “takdir yetkisi genişletmesi” gündeme gelmedi; onların düzenleyici çerçevesi 1978’den bu yana sabit.
D. McCarthy-Levitt Çözümü: Teknoloji-Nötr Tazminat
McCarthy-Levitt makalesi, bu salınımı durdurmak için “teknoloji-nötr” bir çözüm öneriyor: OCSLA’nın 1978 tazminat korumalarının tüm enerji türlerine — fosil yakıtlar dahil yenilenebilir enerjiye de — genişletilmesi.
Öneri şöyle işliyor: Hangi enerji kaynağı olursa olsun — petrol, doğalgaz, rüzgar, güneş — federal onaylar iptal edildiğinde yatırımcıya tazminat ödensin. Mevcut sistem sadece petrol ve gazı koruyor; önerilen sistem tüm enerji yatırımlarını koruyor.
Bu çözümün mantığı şöyle: Eğer her enerji projesi iptal edildiğinde otomatik tazminat ödenecekse, hükümetler keyfi iptal kararlarından kaçınacak. Tazminat, caydırıcı bir mekanizma işlevi görecek. Bir başkan, offshore rüzgar projelerini durdurmak istediğinde, milyarlarca dolarlık tazminat yükünü hesaba katmak zorunda kalacak — tıpkı petrol projeleri için olduğu gibi.
Yazarların ifadesiyle: “Güçlü tazminat korumaları, keyfi izin iptallerini mali açıdan pahalı hale getirerek caydırıcı etki yaratır.” Bu yaklaşım, Amerikan hukuk geleneğinin liberal çerçevesine uyuyor: Devlet keyfi davranırsa, mağdur tazminat alır. Piyasa mantığı içinde bir çözüm: Mali teşvikler yoluyla davranış değişikliği.
E. Çözümün Güçlü Yanları ve Sınırları
McCarthy-Levitt’in önerisinin güçlü yanları açık: Birincisi, mevcut asimetriyi gideriyor. Rüzgar projeleri ile petrol projeleri arasındaki koruma farkı, enerji dönüşümünü yavaşlatıyor. Yatırımcılar, korumasız alanlara sermaye koymakta isteksiz. Eşit koruma, yenilenebilir enerjiye sermaye akışını hızlandırabilir. İkincisi, siyasi tarafsızlık iddiası taşıyor. “Teknoloji-nötr” formülasyon, hem Cumhuriyetçilere hem Demokratlara hitap edebilir. Fosil yakıtlar da korunuyor, yenilenebilirler de. Kimse kaybetmiyor gibi görünüyor. Üçüncüsü, mevcut yasal altyapı üzerine inşa ediyor. OCSLA zaten var, 1978 değişiklikleri zaten çalışıyor. Sıfırdan yeni bir sistem kurmak yerine, mevcut sistemi genişletmek daha kolay.
Ancak çözümün sınırları da var — ve bu sınırlar, kamu hizmeti perspektifinden bakıldığında belirginleşiyor. Birincisi, tazminat garantisi geriye dönük olarak da işleyebilir. Bir sonraki yönetim, iklim hedefleri doğrultusunda fosil yakıt projelerini aşamalı olarak sonlandırmak istediğinde, tazminat yükümlülüğü caydırıcı olabilir. Kömür santrallerini kapatmak isteyen bir hükümet, milyarlarca dolarlık tazminat faturasıyla karşı karşıya kalabilir.
İkincisi, tazminat mekanizması toplumu değil, yatırımcıyı koruyor. Revolution Wind durdurulduğunda, Ørsted zarara uğruyor — ama Connecticut ve Rhode Island halkı da zarara uğruyor. Tazminat, Ørsted’i koruyor; halkı korumak için başka mekanizmalar gerekiyor. Üçüncüsü, “teknoloji-nötr” formülasyon, iklim kriziyle çelişebilir. Eğer amaç enerji dönüşümünü hızlandırmaksa, fosil yakıtlara ve yenilenebilire eşit koruma sağlamak mantıklı mı? Yoksa dönüşümü hızlandıran projelere daha güçlü, iklim hedefleriyle çelişenlere daha zayıf koruma mı sağlanmalı?
F. Enerji Şartı Anlaşması Dersi: Düzenleyici Soğuma
Bu soruların haklı bir temeli var. Uluslararası arenada benzer bir mekanizma — yatırımcı-devlet uyuşmazlık çözümü (ISDS) — zaten test edildi ve sonuçlar uyarıcı. 1994 tarihli Enerji Şartı Anlaşması (EŞA), enerji yatırımcılarına devletlerin politika değişikliklerine karşı uluslararası tahkim yoluyla dava açma hakkı tanımıştı. Amaç, yatırımcı güvencesini artırmaktı — McCarthy-Levitt’in önerisine benzer bir mantık.
Ancak EŞA’nın öngörülmeyen bir sonucu oldu: Fosil yakıt şirketleri, bu mekanizmayı iklim politikalarını engellemek için kullanmaya başladı. Hollanda, 2030’a kadar kömür santrallerini kapatma kararı aldığında, Alman enerji şirketi RWE ve Uniper tazminat davası açtı. İtalya, Adriyatik’te petrol aramasını yasakladığında, İngiliz Rockhopper şirketi 350 milyon dolar tazminat talep etti. Slovenya, bir termik santrale verdiği izni iptal ettiğinde, Ascent Resources dava açtı.
Sonuç: “Düzenleyici soğuma” (regulatory chill). Kyla Tienhaara’nın 2018 tarihli araştırmasının gösterdiği gibi, devletler tazminat korkusuyla iklim yasası çıkarmaktan çekindi. Tienhaara üç tür soğuma tanımlıyor: hükümetlerin ISDS riskini politika tasarımına önceden dahil ettiği “içselleştirme soğuması”, tahkim tehdidiyle geri adım attığı “tehdit soğuması” ve bir ülkedeki davanın diğer ülkelerdeki politikaları yavaşlattığı “sınır ötesi soğuma.” Kritik tespit şu: Fosil yakıt şirketlerinin bu stratejinin etkili olması için davaları kazanması gerekmiyor — sadece açmaya istekli olmaları yeterli.
Bir araştırma, EŞA’nın potansiyel olarak 344,6 milyar dolarlık tazminat riskine yol açtığını hesapladı. Üstad Dergi’nin Mayıs 2024 tarihli analizinde detaylandırıldığı gibi, EŞA iklim politikalarının önünde ciddi bir engel haline geldi ve sonucunda Avrupa Birliği 30 Mayıs 2024’te EŞA’dan koordineli çekilme kararı aldı. Ardından Birleşik Krallık 27 Nisan 2025’te anlaşmadan çekildi. Almanya, Fransa, İspanya, Hollanda — hepsi anlaşmayı terk etti.
McCarthy-Levitt önerisi EŞA ile aynı mekanizma değil — ulusal düzeyde, farklı bağlamda işliyor. Ama benzer bir risk taşıyor: Tazminat garantisi, kömür ve doğalgaz projelerini de koruyacak. Teknoloji-nötr formülasyon, fosil yakıtlara da kalkan oluşturacak. Bir sonraki yönetim fosil yakıtları aşamalı olarak sonlandırmak istediğinde, tazminat yükümlülüğü caydırıcı olabilir. Bu, McCarthy-Levitt’in hatalı olduğu anlamına gelmiyor. Tespitleri doğru: Mevcut asimetri adaletsiz ve enerji dönüşümünü yavaşlatıyor. Ama önerinin tek başına yeterli olmadığını, kamu hizmeti perspektifiyle tamamlanması gerektiğini gösteriyor.
III. Kamu Hizmeti Perspektifi: Sürekliliğin Hukuku
A. İzin, Onayın Ötesinde
İdare hukuku doktrininde izin, bireylerin veya özel hukuk tüzel kişilerinin normal şartlarda denetime tabi tutulmuş bir faaliyeti yürütmek üzere idareden aldıkları icazet olarak tanımlanır. Yasakla serbesti arasında bir ara form: “Kural olarak yasak, izinle serbest.“
Ancak enerji sektöründe izin, basit bir “onay” belgesinin ötesinde anlam taşır. Enerji üretimi ve iletimi, doğası gereği bir kamu hizmetidir. Elektrik arzı olmadan modern yaşam durur; hastaneler, okullar, fabrikalar, evler — hepsi kesintisiz enerjiye bağımlı. Bu nedenle devlet, enerji alanını “kamu hizmeti” olarak üstlenir.
Onur Karahanoğulları’nın formülasyonuyla, kamu hizmeti kavramı, devletin toplumsal ihtiyaçları karşılamak üzere üstlendiği faaliyetleri ifade eder. Devlet bu hizmeti doğrudan sunabilir (kamu iktisadi teşebbüsleri aracılığıyla) ya da özel girişimcilere gördürebilir (imtiyaz, ruhsat, lisans aracılığıyla). Her iki durumda da devlet, hizmetin sunumundan nihai olarak sorumlu kalır.
Bu perspektiften bakıldığında, enerji izni sıradan bir idari işlem değildir. İzin, devletin “ben bu alanı kamu hizmeti olarak üstleniyorum ve bu projeyi toplumun yararına buluyorum” demesinin somut ifadesidir.
B. Kamu Hizmetinin Temel İlkeleri
Kamu hizmetine hâkim olan temel ilkeler — süreklilik, uyarlama (değişkenlik), eşitlik, bedelsizlik veya düşük bedel — enerji izinlerinin neden siyasi konjonktürden bağımsız bir istikrara sahip olması gerektiğini açıklar.
Süreklilik ilkesi, enerji arzının 7/24 kesintisiz sağlanması zorunluluğunu ifade eder. Elektrik kesildiğinde hayat durur. Bu nedenle kamu hizmeti, kesintisiz olmak zorundadır. Ama süreklilik sadece mevcut tesislerin çalışmasını değil, toplumun gelecekteki enerji ihtiyacını karşılayacak projelerin de planlandığı şekilde tamamlanmasını gerektirir.
Revolution Wind’in %87 tamamlanmışken durdurulması, tam da bu ilkenin ihlalidir. Proje, Rhode Island ve Connecticut’a 20 yıllık enerji taahhüdü vermişti. Durdurma, bu taahhüdü tehlikeye atıyor. Süreklilik ilkesi, sadece bugünün değil, yarının enerji güvenliğini de kapsar.
Uyarlama ilkesi, hizmetin değişen koşullara — teknolojik gelişmelere, toplumsal ihtiyaçlara, ekolojik sınırlara — göre güncellenmesini gerektirir. Kamu hizmeti, donmuş bir yapı değildir; toplumla birlikte evrilir.
İklim krizi bağlamında uyarlama ilkesi özel bir anlam kazanıyor. Fosil yakıtlardan yenilenebilir enerjiye geçiş, artık idarenin takdirine bırakılabilecek bir tercih değil. Bilimsel konsensüs, uluslararası anlaşmalar (Paris Anlaşması), ulusal iklim yasaları — hepsi bu geçişi zorunlu kılıyor. Uyarlama ilkesi, devletin enerji hizmetini düşük karbonlu alternatiflerle sunmasını gerektiriyor.
Eşitlik ilkesi, hizmetten herkesin eşit koşullarda yararlanmasını ifade eder. Enerji erişiminde coğrafi, ekonomik veya siyasi ayrımcılık yapılamaz. Bu ilke, belirli bölgelere veya teknoloji türlerine yönelik keyfi kısıtlamaların hukuka aykırılığını temellendirir.
Trump yönetiminin offshore rüzgar kararı, Doğu Kıyısı eyaletlerini hedef alıyor. Connecticut, Rhode Island, Virginia, New York — hepsi rüzgar enerjisine yatırım yapmış eyaletler. Karar, bu eyaletlerin temiz enerji erişimini kısıtlıyor. Eşitlik ilkesi açısından sorunlu bir durum.
C. McCarthy-Levitt ve Kamu Hizmeti: Tamamlayıcı mı, Çelişkili mi?
McCarthy-Levitt’in “yatırımcı güvencesi” çerçevesi ile kamu hizmeti perspektifi çelişmek zorunda değil. Aksine, birbirini tamamlayabilir.
Yatırımcı güvencesi, sermayenin enerji dönüşümüne akmasını sağlar. Hiçbir şirket, dört yıl sonra iptal edilebilecek bir projeye milyarlarca dolar yatırmak istemez. Tazminat garantisi, bu riski azaltır, yatırımı teşvik eder. Kamu hizmeti sürekliliği ise bu dönüşümün toplumsal ihtiyaçlara yanıt vermesini, ekolojik sınırlara uymasını, siyasi salınımlardan bağımsız sürmesini güvence altına alır. Yatırımcı korunur, ama toplum da korunur.
Sorun, McCarthy-Levitt’in çerçevesinin tek başına yeterli olmaması. Bu çerçevede hak öznesi “yatırımcı“dır — tazminat aldığında tatmin olan, soyut bir hukuki figür. Oysa Afşin-Elbistan’da hukuki krizin gerçek özneleri, emisyon sınırlarının aşıldığı havayı soluyan, susuzlaştırmayla çekilen suyu kaybeden somut insanlardır. Tazminat garantisi yatırımcıyı korur; ama nefes alan, hasta olan, suyu çekilen insanı kim koruyacak?
Dahası, tazminat mekanizması toplumu değil, yalnızca sermayeyi koruyor. Kömür santrallerinin kapatılmasını engelleyen tazminat yükümlülükleri, kamu hizmetinin uyarlama ilkesini ihlal eder. Çözüm, tazminat mekanizmasını kamu hizmeti ilkeleriyle sınırlamak olabilir: Enerji dönüşümünü hızlandıran projelere tam koruma, iklim hedefleriyle çelişen projelere sınırlı koruma. Bu, EŞA’nın düştüğü “düzenleyici soğuma” tuzağından kaçınmanın yolu.
IV. Türkiye Vakası: Yargı Kararlarının Uygulanmaması
A. Farklı Mekanizma, Benzer Sonuç
ABD’de sorun, her dört yılda bir politikanın tersine dönmesi. Demokratlar gelince Keystone XL iptal ediliyor, Cumhuriyetçiler gelince offshore rüzgar durduruluyor. Salınım var, ama salınımın kendisi de bir tür öngörülebilirlik içeriyor — en azından hangi partinin ne yapacağı biliniyor.
Türkiye’de sorun farklı: Uzun süreli tek parti iktidarı görünürde istikrar sağlıyor, ama mahkemeler bir projenin iznini iptal ettiğinde, yürütme bu kararı uygulamak yerine yeni bir izin veriyor. Yargı kararı var, ama sonuç yok. Hukuki belirsizlik, siyasi salınımdan değil, hukukun uygulanmamasından kaynaklanıyor.
Üstad Dergi’nin Ekim 2024 tarihli analizinde işaret ettiği gibi, iki ülkedeki mekanizmalar farklı ama sonuç benzer: İzin rejiminin güvencesizliği. ABD’de izin, bir sonraki yönetim tarafından iptal edilebilir. Türkiye’de izin, mahkeme tarafından iptal edilse bile yürütme tarafından yeniden verilebilir. Her iki durumda da izin, kamu hizmeti sürekliliğini koruma işlevini yitiriyor.
B. Afşin-Elbistan: Organize Sorumsuzluk
Afşin-Elbistan bölgesi, bu durumun somut laboratuvarı. Kahramanmaraş’ın Afşin ve Elbistan ilçelerinde bulunan termik santraller ve kömür madenleri, Türkiye’nin en büyük linyit rezervlerini işletiyor. Bölge, ülkenin elektrik üretiminin önemli bir bölümünü karşılıyor — ama aynı zamanda ülkenin en kirli havasına ve en ciddi çevre sorunlarına da ev sahipliği yapıyor.
Danıştay, Mayıs 2023’te Afşin C Termik Santrali’nin ÇED onayını iptal eden Kahramanmaraş İdare Mahkemesi kararını onadı. Karar kesinleşti. Mahkeme, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın ÇED sürecini usulüne uygun yürütmediğini, halk sağlığı ve çevre etkileri yeterince değerlendirilmediğini tespit etmişti.
Ancak Bakanlık, bu kez farklı bir strateji izledi: Afşin C yerine mevcut Afşin-Elbistan A Termik Santrali’ne 688 MW kapasiteli iki ek ünite için 27 Aralık 2024’te “ÇED Olumlu” kararı verdi. Greenpeace Türkiye, yöre sakinleriyle birlikte yürüttüğü üç yıllık hukuki mücadele sonucunda mevcut santralin emisyon verilerine ulaşmış ve sınır aşımlarını belgelemişti. Şimdi GP Türkiye Elbistan, Nurhak ve Ekinözü Belediyeleri, Türk Tabipleri Birliği ve TEMA Vakfı ile birlikte bu ÇED kararının iptali için dava açtı. Yargı kararlarıyla durdurulan kapasite artışı, farklı bir proje adı altında yeniden gündeme getirilmiş oldu.
Bu durum, sosyolog Ulrich Beck’in “organize sorumsuzluk” (organized irresponsibility) kavramını akla getiriyor. Beck, modern risk toplumunda paradoksal bir durum tespit eder: Düzenleyici mekanizmalar çoğaldıkça — yasalar, kurumlar, mahkemeler, uzmanlar — sorumluluk dağılır ve buharlaşır. Herkes bir parça sorumluluk taşır ama kimse bütünden sorumlu değildir.
Afşin-Elbistan’da da benzer bir durum var: Bakanlık ÇED veriyor, mahkeme iptal ediyor, Bakanlık yeniden ÇED veriyor, mahkeme yeniden iptal ediyor… Döngü devam ediyor, ama sonuçta hava kirleniyor, su çekiliyor, halk hastalanıyor. Kanunlar var, kurumlar var, mahkemeler karar veriyor — ama kimse sonuçlardan sorumlu tutulmuyor.
C. Emisyon Verileri: Kağıt Üzerinde Denetim, Fiiliyatta Cezasızlık
Greenpeace Türkiye’nin Aralık 2024’te ilk kez kamuoyuyla paylaştığı Sürekli Emisyon Ölçüm Sistemi (SEÖS) verileri, yasal sınırların nasıl aşıldığını gösteriyor: Kükürt dioksit (SO₂) emisyonları ortalamada yasal sınırın 8 katına, anlık değerlerde 44 katına ulaşıyor. Toz (PM10) emisyonları ortalamada 4 kat, anlık değerlerde 14 kata kadar sınır aşımı gösteriyor. Karbonmonoksit (CO) ortalamada 3 kat, anlık değerlerde 19 kata kadar yükseliyor. Azot oksitler (NOx) bile ortalamada 1,5 kat, anlık değerlerde 2,5 kata kadar sınırı aşıyor. Bu rakamlar, sistematik bir ihlal örüntüsünü ortaya koyuyor. Sınır aşımları istisna değil, kural. Ölçüm sistemi çalışıyor, veriler toplanıyor, sınır aşımları kaydediliyor — ama yaptırım ya uygulanmıyor ya yetersiz kalıyor.
Bu durum paradoksal bir gerçeği açığa çıkarıyor: Hukuk burada “düzenleyici” değil, “meşrulaştırıcı” işlev görüyor. Çevre mevzuatı, kirliliği önlemiyor; kirliliğin “yasal çerçevede” sürmesini sağlıyor. Norm var, ihlal belgeleniyor, ama sonuç değişmiyor. “Olması gereken” (yasal sınırlar) ile “olan” (fiili emisyonlar) arasındaki uçurum, hukukun kendisini sorgulatıyor.
Bu veriler, bölge halkının Anayasa’nın 17. maddesiyle güvence altına alınan yaşam hakkı ve 56. maddesiyle güvence altına alınan sağlıklı çevre hakkının sistematik olarak ihlal edildiğini gösteriyor. Greenpeace Türkiye’nin katılımıyla 2025’te gerçekleştirilen keşif ve bilirkişi incelemesinde bu ihlaller yerinde tespit edildi. Ancak tespit, yaptırıma dönüşmüyor. Denetim kağıt üzerinde var, fiiliyatta cezasızlık hâkim.
D. Susuzlaştırma: Görünmeyen Kriz
Afşin-Elbistan’daki kömür madenciliğinin en az hava kirliliği kadar yıkıcı bir boyutu var: Susuzlaştırma (dewatering). Maden ocakları, yeraltı su tablasının altında çalışıyor. Ocakların su basmaması için, yeraltı suları sürekli pompalanıp tahliye ediliyor.
Üstad Dergi’nin Ağustos 2025 tarihli araştırmasında detaylandırıldığı gibi, TEMA Vakfı verilerine göre bölgede yılda 105 milyon metreküp tatlı su yeraltından çekilip nehirler vasıtasıyla denize deşarj ediliyor. Bu rakam ne anlama geliyor? İstanbul, Ankara, İzmir — ülkenin en büyük üç kentinden birinin — yaklaşık 150 günlük su ihtiyacına tekabül ediyor. Her yıl, milyonlarca insanın aylarca içebileceği su, kömür çıkarmak için toprağın altından çekilip denize akıtılıyor.
İklim projeksiyonları durumu daha da vahimleştiriyor. Ceyhan Havzası’nda yağışların %22 oranında azalacağı öngörülüyor. Türkiye halihazırda su stresi yaşayan bir ülke. Devletin bu su israfına “enerji üretimi” gerekçesiyle izin vermesi, kamu hizmetleri arasındaki hiyerarşinin — su temini mi, enerji üretimi mi? — kamu yararı aleyhine bozulduğunu gösteriyor.
Su da bir kamu hizmeti, enerji de. İkisi arasında tercih yapmak zorunda kalındığında, tercih nasıl yapılmalı? Kamu hizmeti teorisi, bu soruya “kamu yararı” kavramıyla yanıt veriyor. Ama Afşin-Elbistan’da kamu yararı değerlendirmesi yapılmadan, su enerjiye feda ediliyor.

https://commons.wikimedia.org/wiki/File:Monet_-_Impression,_Sunrise.jpg
E. Regulatory Taking ve “Ters” Regulatory Taking: Karşılaştırmalı Bir Çerçeve
ABD hukukunda “regulatory taking” kavramı, devletin düzenleyici işlemleriyle mülkiyet hakkını fiilen ortadan kaldırması durumunu ifade eder. Beşinci Anayasa Değişikliği’nin “Takings Clause” hükmü — “özel mülkiyet, adil tazminat ödenmeksizin kamu kullanımına alınamaz” — yalnızca fiziksel el koymaları değil, düzenleyici müdahaleleri de kapsar. Yargıç Oliver Wendell Holmes’un 1922 tarihli Pennsylvania Coal Co. v. Mahon kararındaki ünlü formülasyonuyla: “Mülkiyet belirli bir ölçüye kadar düzenlenebilir, ancak düzenleme çok ileri giderse bu bir ‘alma’ olarak kabul edilecektir.”
Yüksek Mahkeme bu ilkeyi iki temel içtihatla somutlaştırdı: Penn Central Transportation Co. v. City of New York (1978) kararı, düzenlemenin “alma” sayılıp sayılmayacağını değerlendirmek için üç faktörlü bir test belirledi — düzenlemenin ekonomik etkisi, yatırımcının makul beklentileri ve hükümet eyleminin niteliği. Lucas v. South Carolina Coastal Council (1992) kararı ise bir düzenlemenin mülkün “tüm ekonomik olarak faydalı kullanımını” ortadan kaldırması halinde bunun per se (kategorik) bir “alma” oluşturduğunu hükme bağladı. Doktrinin özü, Yüksek Mahkeme’nin Armstrong v. United States (1960) kararında ifade ettiği ilkedir: Beşinci Değişiklik, “hükümetin, adalet ve hakkaniyetin tüm kamu tarafından taşınması gereken yükleri yalnızca bazı kişilere yüklemesini” engellemeyi amaçlar.
Afşin-Elbistan’da benzer bir mantık, tersinden işliyor.
ABD’de sorun, devletin aşırı düzenlemesi: Düzenleme mülkiyetin kullanımını imkansız kılıyorsa, devlet tazminat öder. Türkiye’de ise sorun, devletin düzenlememesi veya mevcut düzenlemeleri uygulamaması: Çevre mevzuatı var, emisyon sınırları var, ÇED gereklilikleri var — ama uygulanmıyor. Sonuç olarak bölge halkının yaşam ve sağlık hakkı fiilen ortadan kaldırılıyor.
Türk idare hukukunda bu durumu karşılayan kavram “hizmet kusuru”dur. Fransız idare hukukundan alınan bu kavram, kamu hizmetinin kötü işlemesi, geç işlemesi veya hiç işlememesi hallerinde idarenin tazmin sorumluluğunu doğurur. Anayasa m.125/son fıkrası açıktır: “İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.”
Danıştay içtihadına göre hizmet kusuru, “idarenin yürütmekle görevli olduğu bir hizmetin kuruluşunda, düzenlenişinde veya işleyişindeki nesnel nitelikli bozukluk, aksaklık veya boşluk” olarak tanımlanır. Önemli olan, kusurun anonim ve nesnel niteliği: Belirli bir kamu görevlisinin kusurunu kanıtlamak gerekmiyor; hizmetin kendisinin kusurlu olup olmadığına bakılıyor. Afşin-Elbistan bağlamında hizmet kusuru şöyle somutlaşıyor:
- Denetim yükümlülüğünün ihlali: Greenpeace’in elde ettiği SEÖS verileri, yasal sınırların 8 kata kadar aşıldığını gösteriyor. Bakanlık bu verilere sahip, ama yaptırım uygulamıyor.
- Yargı kararlarına uyulmaması: Danıştay, Afşin C ÇED onayını iptal etti; Bakanlık farklı bir proje adı altında aynı kapasiteyi onayladı. Anayasa m.138’e göre “idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır.”
- Koruyucu önlemlerin alınmaması: Emisyon sınırları, ÇED gereklilikleri, çevre denetimi — hepsi kağıt üzerinde var, ama “hizmet hiç işlemiyor.”
Bu durumun tazminat gerektirip gerektirmediği, Türk hukukunda henüz tam olarak test edilmemiş bir soru. Ancak doktrinel çerçeve mevcut: İdarenin denetim ve gözetim yükümlülüğünü yerine getirmemesi, hizmet kusuru oluşturur. Danıştay kararlarında, “gerekli denetimleri yapmayarak izinsiz faaliyet yaptırılmasına göz yumulması” hizmet kusuru olarak nitelendirilmiştir.
V. Sonuç: İznin Yeniden İnşası
McCarthy-Levitt makalesinin başlığı “İzin Belirsizliği Rüzgar Çiftliklerinden Daha Büyük Bir Sorun” idi. Haklılar — ama eksik bir hakları var. İzin belirsizliği, yalnızca yatırımcılar için değil, toplum için de sorun. Yalnızca yenilenebilir enerji için değil, tüm enerji sistemi için sorun. Yalnızca ABD için değil, Türkiye dahil tüm ülkeler için sorun. Çözüm, yatırımcı tazminatının ötesinde aranmalı. İznin kendisinin — devletin kamu hizmeti üstlenme iradesinin — yeniden inşası gerekiyor. Bu irade, siyasi salınımlardan bağımsız, yargı kararlarıyla güvence altına alınmış, toplumsal ihtiyaçlara yanıt veren bir irade olmalı.
Son Söz
Enerji dönüşümü, rüzgarın yönüne veya sandıktan çıkan sonuca bırakılamayacak kadar acil bir toplumsal ihtiyaçtır. İklim krizi, siyasi salınımların lüksünü tanımıyor.
Aksi halde, enerji dönüşümü siyasi rüzgarların esintisine bırakılmış olur. Ve iklim krizi, rüzgarın yönünü bekleyecek kadar sabırlı değil.
Kapak görseli; Théodore Géricault – “Medusa’nın Salı” (1818-1819)
