Project 2025'in Son Perdesi: ABD İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nden Çekilen İlk ve Tek Ülke Oldu

Project 2025’in Son Perdesi: ABD İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nden Çekilen İlk ve Tek Ülke Oldu

Giriş: Bir Yol Haritasının Sistematik Uygulanması

7 Ocak 2026 tarihinde Trump yönetimi, bir başkanlık memorandumu ile Amerika Birleşik Devletleri’nin 66 uluslararası kuruluştan çekildiğini duyurdu. Bu kuruluşların 31’i Birleşmiş Milletler bünyesinde, 35’i ise BM dışı yapılardı. Dışişleri Bakanı Marco Rubio, bu kuruluşları “Amerikan karşıtı, işe yaramaz veya israf” olarak nitelendirirken, incelemenin devam ettiğini ve ek çekilmelerin gündeme gelebileceğini belirtti.

https://www.state.gov/releases/office-of-the-spokesperson/2026/01/withdrawal-from-wasteful-ineffective-or-harmful-international-organizations

Bu karar, ilk bakışta Trump yönetiminin karakteristik “America First” retoriğinin bir yansıması gibi görünebilir. Ancak yakından incelendiğinde, 7 Ocak kararının rastgele alınmış bir karar olmadığı, aksine Heritage Foundation tarafından yıllardır savunulan ve Project 2025 belgesiyle sistematize edilen bir stratejinin son halkası olduğu anlaşılmaktadır.

Mayıs 2025’te yayınladığımız “100 Gün, Tek Bir Yön: Project 2025’in Küresel Çevre Rejimine Darbesi ve Türkiye’nin Sınavı” başlıklı analizimizde öngördüğümüz senaryo, bugün tam anlamıyla gerçekleşmiş bulunmaktadır.

Bu yazı, söz konusu kararın arka planını, Project 2025 ile bağlantısını, uluslararası iklim hukuku açısından yarattığı boşluğu ve Türkiye’nin iklim mücadelesi için ne anlama geldiğini ele almaktadır.

I. Kararın Kapsamı: İklim Rejiminin Temel Taşları Hedefte

7 Ocak 2026 tarihli memorandum, iklim değişikliğiyle mücadelenin uluslararası hukuki altyapısını oluşturan kurumları doğrudan hedef almıştır. Çekilme listesinde yer alan en kritik yapılar şunlardır:

BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC): 1992 yılında Rio’da kabul edilen ve Paris Anlaşması dahil tüm uluslararası iklim müzakerelerinin temelini oluşturan antlaşma. ABD Senatosu tarafından 1992’de onaylanmış, dolayısıyla ABD anayasa hukukunda en üst düzey bağlayıcılığa sahip bir uluslararası antlaşma statüsündedir. ABD, bu sözleşmeden çekilen ilk ve tek ülke konumuna gelmiştir.

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC): Nobel Barış Ödülü sahibi, iklim biliminin en yetkili uluslararası değerlendirme organı. Beyaz Saray, IPCC’yi BM dışı kuruluşlar listesine dahil etmiş olsa da, IPCC aslında BM Çevre Programı (UNEP) ve Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) tarafından kurulmuş bir BM organıdır.

Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı (IRENA): Yenilenebilir enerji dönüşümünün küresel koordinasyonunu sağlayan hükümetlerarası kuruluş.

Uluslararası Doğayı Koruma Birliği (IUCN): Biyoçeşitlilik ve ekosistem koruma alanında dünyanın en eski ve en geniş kapsamlı çevre örgütü.

Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Hükümetlerarası Bilim-Politika Platformu (IPBES): Biyoçeşitlilik kaybının bilimsel değerlendirmesini yapan, IPCC’nin doğa versiyonu olarak tanımlanan platform.

Treasury Announces the United States’ Immediate Withdrawal from the Green Climate Fund

Aynı gün ABD Hazine Bakanlığı, Yeşil İklim Fonu’ndan (GCF) da derhal çekildiğini ve GCF Yönetim Kurulu’ndaki koltuğundan ayrıldığını açıkladı. Hazine Bakanı Scott Bessent, GCF’yi “hedefleri uygun fiyatlı ve güvenilir enerjinin ekonomik büyüme için temel olduğu gerçeğiyle çelişen radikal bir örgüt” olarak nitelendirdi.

Çekilmenin Usuli Süreci

UNFCCC’nin 25. maddesi, çekilme prosedürünü açıkça düzenlemektedir. Buna göre, Sözleşme bir taraf için yürürlüğe girdikten üç yıl sonra, o taraf yazılı bildirimle çekilebilir. Çekilme, bildirimin BM Genel Sekreterliği’ne (depoziter) ulaşmasından bir yıl sonra yürürlüğe girer. Kritik bir hüküm olan 25. maddenin üçüncü fıkrası ise şunu belirtir: “Sözleşme’den çekilen herhangi bir taraf, taraf olduğu herhangi bir protokolden de çekilmiş sayılır.” Bu, Paris Anlaşması’nın 28. maddesinin üçüncü fıkrasıyla da teyit edilmektedir.

ABD için UNFCCC 21 Mart 1994’te yürürlüğe girmiştir; dolayısıyla üç yıllık bekleme süresi çoktan geçmiştir. 7 Ocak 2026 tarihli bildirim esas alındığında, ABD’nin UNFCCC’den resmi çekilmesi 7 Ocak 2027’de yürürlüğe girecektir. Ancak Trump yönetimi, çekilmenin ‘derhal yürürlüğe gireceği’ ifadesini kullanmaktadır—bu, uluslararası hukuk açısından tartışmalı bir yorumdur, zira UNFCCC’nin 25. maddesi bir yıllık bekleme süresi öngörmektedir

Bu usul meselesi önemlidir: Çekilme bildirimi ile yürürlük arasındaki bir yıllık süre, potansiyel olarak bir sonraki yönetimin kararı geri almasına imkân tanır. Ancak Cumhuriyetçi Parti’nin Kongre’deki hakimiyeti ve Trump yönetiminin kararlılığı göz önüne alındığında, bu senaryonun gerçekleşme olasılığı düşüktür.

II. Heritage Foundation’ın Uzun Soluklu Stratejisi: 2017’den 2026’ya

Trump yönetiminin bu kararı, anlık bir tepki ya da popülist bir jest değildir. Heritage Foundation, UNFCCC’den çekilmeyi 2017’den bu yana açıkça ve sistematik biçimde savunmaktadır.

Heritage Foundation araştırmacıları Nicolas Loris ve Brett Schaefer, Mayıs 2017 tarihli “Withdraw from Paris by Withdrawing from the U.N. Framework Convention on Climate Change” başlıklı politika belgesinde şu stratejiyi ortaya koymuşlardı: Paris Anlaşması’ndan çekilme süreci üç yıl alacaktır, ancak UNFCCC’den çekilme yalnızca bir yıl sürer. Dahası, Paris Anlaşması’nın kendi hükümlerine göre, UNFCCC’den çekilen bir ülke otomatik olarak Paris Anlaşması’ndan da çekilmiş sayılır.

Heritage Foundation’ın bu belgedeki temel argümanları şöyleydi: Paris Anlaşması’na uyum, ABD ekonomisine 2035 yılına kadar 2,5 trilyon doların üzerinde GSYİH kaybı yaratacaktır. Uluslararası iklim rejimi “maliyetli, uygulanamaz ve etkisiz”dir. UNFCCC’den çekilmek, gelecekteki yönetimlerin bu çerçeveyi Senato onayını atlayarak uluslararası taahhütler için kullanmasını engelleyecektir.

Bu Argümanlar Neden Zayıf?

Heritage Foundation’ın argümanları, yakından incelendiğinde ciddi tutarsızlıklar barındırmaktadır.

Birincisi, “2,5 trilyon dolar GSYİH kaybı” iddiası, iklim değişikliğinin ekonomik maliyetlerini hesaba katmamaktadır. Swiss Re’nin 2021 raporuna göre, iklim değişikliği önlenmezse küresel ekonomi 2050 yılına kadar GSYİH’sının yüzde 23’ünü kaybedebilir—bu, herhangi bir iklim politikası maliyetinin çok üzerindedir.

İkincisi, “UNFCCC bağlayıcı yükümlülükler dayatıyor” iddiası hukuken yanlıştır. Roger Pielke Jr.’ın da vurguladığı gibi, UNFCCC “non-self-executing” bir antlaşmadır; yani ABD iç hukukunda doğrudan uygulanabilir yükümlülükler yaratmaz. ABD zaten UNFCCC kapsamında bağlayıcı emisyon azaltım hedeflerine tabi değildi. Çekilme, var olmayan bir “zincirden” kurtulmak değil, diplomatik masadan kalkmaktır.

Üçüncüsü, “egemenlik” argümanı ironik bir biçimde ABD’nin kendi yarattığı sisteme yöneliktir. Pielke’nin aktardığı gibi, IPCC 1988’de ABD’nin inisiyatifiyle, “aktivist bilim insanlarına” karşı hükümet kontrolünde bir yapı olarak kurulmuştur. Şimdi ABD, kendi tasarladığı sistemi terk etmektedir—bu, egemenlik koruması değil, stratejik geri çekilmedir.

Bu strateji, Project 2025 belgesine aynen taşınmıştır. Center for American Progress’in analizine göre, Project 2025 yalnızca Paris Anlaşması’ndan çekilmeyi değil, “daha da ileri giderek UNFCCC’den tamamen çekilmeyi” önermekteydi. TIME dergisinin Mart 2025 tarihli analizine göre, Trump’ın ikinci döneminin ilk haftalarında imzaladığı yürütme emirlerinin yaklaşık yüzde altmış beşi, Project 2025 belgesindeki önerilerle birebir veya kısmen örtüşmekteydi.

Dolayısıyla 7 Ocak 2026 kararı, Trump’ın ani bir kararı değil, muhafazakâr düşünce kuruluşlarının on yıla yakın süredir hazırladığı bir yol haritasının sistematik uygulamasıdır. Trump, sanıldığının aksine “kafasına göre” gitmiyor; Heritage Foundation’ın çizdiği rotayı titizlikle izliyor.

III. Roger Pielke Jr. Perspektifi: Çok Taraflılık Neden Hâlâ Önemli?

Colorado Üniversitesi’nden iklim politikası uzmanı Roger Pielke Jr., 7 Ocak kararının hemen ardından yayınladığı analizinde, hem Demokrat hem Cumhuriyetçi yönetimlerin iklim retoriğini eleştirirken, çekilme kararının ABD’nin kendi çıkarlarına aykırı olduğunu savundu.

Pielke’nin tespitleri dikkat çekici. UNFCCC, teknik olarak “kendi kendini yürütmeyen” (non-self-executing) bir uluslararası anlaşmadır. Bu, ABD’nin imzacı olarak, Kongre ve Başkan’ın birlikte yasalaştırmadığı sürece herhangi bir yasal yükümlülük altında olmadığı anlamına gelir. Nitekim ABD Kongresi, UNFCCC kapsamında emisyon azaltımı için bağlayıcı mevzuat çıkarmayı 1997 Byrd-Hagel kararıyla 98-0 gibi ezici bir oyla reddetmişti.

O halde, Pielke’ye göre, ABD zaten UNFCCC kapsamında somut bir yükümlülük taşımıyorken neden çekilsin? Katılımla hiçbir şey kaybetmiyor, ancak çekilmeyle uluslararası iklim müzakerelerini şekillendirme kapasitesini yitiriyor. Dahası, ABD’nin yokluğunda diğer ülkelerin veya ülke bloklarının ABD çıkarlarına aykırı politikalar—özellikle ticaret, tedarik zincirleri ve teknoloji alanlarında—benimseme olasılığı artıyor.

Pielke, IPCC konusunda da ilginç bir tarihsel perspektif sunuyor. IPCC’nin 1988’de kurulmasının arkasında, aslında ABD hükümetinin aktivist bilim insanlarının iklim gündemini ele geçirmesini engelleme amacı yatıyordu. Çevre Savunma Fonu’ndan Michael Oppenheimer’ın 2007 tarihli açıklamalarına göre, ABD hükümeti IPCC’yi “meslektaşlarımız ve benim tarafımdan uyarılan aktivizmin politika gündemini kontrol etmesini önlemenin bir yolu” olarak görmüştü.

Pielke’nin çıkarımı şudur: IPCC var olmasaydı, onu icat etmemiz gerekirdi. ABD’nin resmi katılımı olmadan, IPCC’nin tamamen siyasi savunuculuğun bir aracına dönüşme ve ABD çıkarlarına karşı silahlandırılma olasılığı artmaktadır. Bu spekülatif değil, zaten gerçekleşmekte olan bir süreçtir.

Uluslararası Deniz Hukuku Mahkemesi

IV. Hukuki Belirsizlik: Başkan Tek Taraflı Çekilebilir mi?

7 Ocak kararı, ABD anayasa hukuku açısından da tartışmalı bir zemine oturmaktadır. UNFCCC, 1992’de ABD Senatosu tarafından üçte iki çoğunlukla onaylanmış bir antlaşmadır. Bir başkanın, Senato onayıyla yürürlüğe girmiş bir antlaşmadan tek taraflı olarak çekilip çekilemeyeceği, ABD anayasa hukukunda hâlâ çözülmemiş bir sorundur.

Senato Dış İlişkiler Komitesi’nin 2001 tarihli raporuna göre, antlaşmaların feshinin Başkan ve Senato’nun (veya Kongre’nin) ortak eylemini gerektirip gerektirmediği “canlı bir mesele” olmaya devam etmektedir. Yüksek Mahkeme, bu anayasal soruyu 1979’daki Tayvan Karşılıklı Savunma Antlaşması krizinde bile çözmekten kaçınmıştı.

Center for Biological Diversity kıdemli avukatı Jean Su, bu durumu şöyle değerlendirdi: “UNFCCC’den çekilmek, Paris Anlaşması’ndan çekilmekten tamamen farklı bir büyüklük düzeyindedir. Başkan’ın, Senato’nun üçte iki oyuyla onayladığı bir antlaşmadan tek taraflı çekilmesinin yasadışı olduğu görüşündeyiz.

Cumhuriyetçi çoğunluğun Kongre’deki hakimiyeti göz önüne alındığında, bu hukuki itirazların pratikte bir sonuç doğurması güçtür. Ancak kararın anayasal meşruiyetinin tartışmalı olması, uluslararası arenada ABD’nin güvenilirliğini daha da zayıflatmaktadır.

V. Kurumsal Tasfiye: USAID Örneği ve UNFCCC’nin Olası Kaderi

7 Ocak kararının somut sonuçlarını anlamak için, Trump yönetiminin 2025 boyunca gerçekleştirdiği kurumsal tasfiyelere bakmak gerekmektedir. Partnership for Public Service verilerine göre, federal hükümet 2026’ya yaklaşık 212,000 daha az çalışanla girmiştir—sivil işgücünün yüzde 13,7’si.

USAID: Uluslararası Kurumlardan Çekilmenin Prototipi

En çarpıcı örnek, ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı’nın (USAID) Şubat 2025’te tamamen kapatılmasıdır. Yaklaşık 10,000 çalışan işten çıkarılmış, 5,000’den fazla sözleşme sonlandırılmıştır. The Lancet’te yayınlanan çalışma, bu kararın 2030’a kadar 14 milyon ek ölüme—4,5 milyonu beş yaş altı çocuklar—yol açabileceğini öngörmektedir.

USAID örneği kritik bir ders sunmaktadır: Uluslararası bir kuruluştan çekilme, yalnızca diplomatik bir adım değil; binlerce istihdamı ve milyonlarca hayatı doğrudan etkileyen bir karardır.

İklim Kurumlarında Paralel Süreç

Benzer tasfiyeler iklim kurumlarında da yaşanmaktadır. Project 2025’in “parçalanmasını” önerdiği Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi’nde (NOAA) 2025 boyunca 1,900’den fazla çalışan ayrılmış, bütçede yüzde 25-40 kesinti planlanmaktadır. Çevre Koruma Ajansı’nda (EPA) ise yüzde 65 personel kesintisi hedeflenmektedir.

UNFCCC Çekilmesinin Beklenen Etkileri

7 Ocak kararının benzer sonuçlar doğurması kuvvetle muhtemeldir. USAID modeli göstermiştir ki, çekilme kararları ilgili tüm federal pozisyonların, araştırma fonlamalarının ve işbirliği programlarının sonlandırılması anlamına gelmektedir. UNFCCC ve IPCC’den çekilme; Dışişleri Bakanlığı iklim diplomasisi birimlerini, IPCC’ye katkı sağlayan federal bilim insanlarını ve Yeşil İklim Fonu koordinasyonunu yürüten Hazine personelini doğrudan etkileyecektir.

Union of Concerned Scientists’ın ifadesiyle: “Maliyetli ve ölümcül iklim değişikliği etkileri kötüleşirken ülkenin temel bilimsel girişimini yok etmek, mantığa ve mali sorumluluğa aykırıdır.”

VI. Uluslararası Tepkiler ve Küresel İklim Rejiminin Geleceği

Avrupa Birliği İklim Komiseri Wopke Hoekstra, kararı “üzücü ve talihsiz” olarak nitelendirirken, AB’nin uluslararası iklim araştırmalarını desteklemeye devam edeceğini vurguladı. Hoekstra’nın ifadesiyle, UNFCCC “küresel iklim eyleminin temelini oluşturmakta ve ulusları krizle ortak mücadelede bir araya getirmektedir. Dünyanın en büyük ekonomisi ve ikinci büyük sera gazı salıcısının bu rejimden çekilmesi talihsizdir.”

World Resources Institute ABD Direktörü David Widawsky, çekilmeyi “karşılığında hiçbir şey elde etmeden Amerikan avantajını teslim eden stratejik bir hata” olarak tanımladı. Stanford Üniversitesi iklim bilimci Rob Jackson ise ABD’nin çekilmesinin “diğer ülkelere kendi eylem ve taahhütlerini erteleme bahanesi vereceği” uyarısında bulundu.

Bu tepkiler, iklim diplomasisinin ABD olmadan da devam edeceğini, ancak etkinliğinin ciddi biçimde zayıflayacağını göstermektedir. Dünyanın en büyük tarihsel sera gazı salıcısı ve ikinci büyük güncel salıcısının uluslararası iklim rejiminden çekilmesi, diğer ülkelerin taahhütlerini yeniden değerlendirmesine yol açabilir. Bu, yalnızca ABD’nin iklim ilerlemesini değil, küresel iklim hedeflerini de tehlikeye atmaktadır.

VII. Türkiye İçin Ne Anlama Geliyor?

ABD’nin uluslararası iklim rejiminden çekilmesi, Türkiye’nin iklim hukuku stratejisi açısından çok boyutlu sonuçlar doğurmaktadır.

İstanbul Sözleşmesi Emsal: Yürütmenin Tek Taraflı Çekilme Yetkisi

ABD’nin UNFCCC’den çekilmesinin anayasal meşruiyet tartışması, Türkiye’de yakın tarihte yaşanan benzer bir süreçle çarpıcı paralellikler taşımaktadır. 20 Mart 2021’de Cumhurbaşkanlığı Kararı ile Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi, yasama organı tarafından onaylanmış uluslararası antlaşmalardan yürütmenin tek taraflı çekilme yetkisinin sınırlarını gündeme getirmişti.

Her iki durumda da temel hukuki mesele aynıdır: Yasama organının onayladığı bir uluslararası antlaşmadan, yürütme organı tek başına çekilebilir mi? Türkiye’de bu soruya Danıştay Savcısı açık bir yanıt vermişti: “Bir işlem hangi usule uygun tesis edilmişse aynı usule uyularak feshedilmesi gerekmektedir. TBMM’nin uygun bulma kanunuyla yürürlüğe giren bir anlaşmanın feshi ancak TBMM’nin uygun bulma kanunuyla kaldırılması kararı ve Cumhurbaşkanının uygun bulmasıyla yürürlükten kaldırılacaktır.” Bu görüş doğrultusunda Danıştay Savcısı, Cumhurbaşkanlığı Kararının iptalini talep etmişti.

Ancak Danıştay 10. Dairesi, 3’e 2 oy çokluğuyla iptal talebini reddetti. Çoğunluk görüşü, Anayasa’nın 104. maddesinin uluslararası antlaşmaları onaylama yetkisini Cumhurbaşkanına verdiğini ve 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 3. maddesinin bu yetkiyi düzenlediğini belirtti. Karşı oy kullanan iki üye ise sözleşmenin uluslararası sözleşme niteliğinde olduğunu ve Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle feshedilemeyeceğini savundu. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu da temyiz başvurusunu reddederek kararı kesinleştirdi.

Bu süreç, Türkiye’de yürütmenin uluslararası antlaşmalardan tek taraflı çekilme yetkisinin yargısal denetiminin fiilen sınırlı kaldığını ortaya koymuştur. ABD’de de benzer bir tablo söz konusudur: Senato onaylı antlaşmadan başkanlık kararıyla çekilmenin anayasal meşruiyeti tartışmalı olsa da, Cumhuriyetçi çoğunluğun Kongre’deki hakimiyeti göz önüne alındığında, bu itirazların pratikte sonuç doğurması güçtür.

Her iki örnek de, uluslararası insan hakları ve çevre antlaşmalarından çekilme süreçlerinde yürütme organının güçlenen konumunu ve yargısal denetimin zayıflayan işlevini göstermektedir. Bu durum, uluslararası hukuk taahhütlerinin iç hukuktaki korunmasının ne denli kırılgan olabileceğine işaret etmektedir.

Uluslararası Baskının Azalması mı, Fırsat mı?

İlk bakışta, ABD’nin çekilmesi Türkiye üzerindeki uluslararası iklim baskısını azaltıyor gibi görünebilir. Ancak bu yanıltıcı bir değerlendirme olur. Avrupa Birliği’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM) 2026’da tam olarak yürürlüğe girmektedir ve AB, ABD’nin yokluğunda iklim standartlarını belirleme konusunda daha da belirleyici bir rol üstlenecektir. Türkiye’nin AB ile ticaret hacmi göz önüne alındığında, SKDM uyumu zorunluluğu ABD’nin tutumundan bağımsız olarak devam etmektedir.

AİHM İçtihatlarının Artan Önemi

ABD’nin UNFCCC’den çekilmesi, uluslararası iklim hukukunun ağırlık merkezini BM sisteminden bölgesel insan hakları mekanizmalarına kaydırabilir. Bu bağlamda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin iklim değişikliği kararlarıözellikle Verein KlimaSeniorinnen/İsviçre ve Cannavacciuolo/İtalya kararları—Türkiye için daha da kritik hale gelmektedir.

Türkiye’de yürütülen çevre davaları açısından bu gelişme önemli bir fırsat sunmaktadır. ABD’nin uluslararası iklim rejiminden çekilmesi, bu tür ulusal ve bölgesel hukuki mekanizmaların önemini artırmaktadır.

İklim Kanunu ve Yeni Dönem

9 Temmuz 2025 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 7545 sayılı İklim Kanunu, Türkiye’nin iklim politikasında önemli bir dönüm noktasıdır. Kanun, 2053 net sıfır hedefini yasal çerçeveye kavuşturmuş ve Emisyon Ticaret Sistemi’nin (ETS) temellerini atmıştır. Ancak ABD’nin çekilme kararı, Türkiye’deki iklim inkârcılarına yeni argümanlar sağlayabilir: “Bakın, dünyanın en büyük ekonomisi bile bu sistemden çekiliyor” söylemi, toplumsal uzlaşıyı zayıflatma potansiyeli taşımaktadır.

Öte yandan, İklim Kanunu’nun yasalaşması, Türkiye’nin uluslararası iklim rejiminden bağımsız olarak kendi politikalarını sürdürebileceğini göstermektedir. 2026’da COP31’e ev sahipliği yapacak olan Türkiye, ABD’nin bıraktığı boşlukta uluslararası iklim diplomasisinde daha aktif bir rol üstlenme fırsatına sahiptir.

COP31: Türkiye İçin Tarihi Bir Fırsat ve Ciddi Bir Sınav

9-20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da düzenlenecek COP31, Türkiye’nin iklim diplomasisinde üstlendiği en büyük sorumluluktur. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, COP31 Başkanı olarak atanmış; İstanbul’da ayrı bir liderler zirvesi planlanmaktadır. Avustralya İklim Değişikliği ve Enerji Bakanı Chris Bowen ise “Müzakere Başkanı” olarak müzakereleri yönetecektir—bu, UNFCCC tarihinde görülmemiş bir paylaşımlı başkanlık modelidir.

Bu ev sahipliği, ABD’nin çekilme kararıyla çarpıcı bir şekilde çakışmaktadır. Türkiye, ABD’nin UNFCCC’den resmi çekilmesinin yürürlüğe gireceği 7 Ocak 2027 tarihinden yalnızca iki ay önce küresel iklim zirvesine ev sahipliği yapacaktır. Bu durum, hem büyük bir fırsat hem de ciddi bir güvenilirlik sınavı yaratmaktadır.

Fırsatlar: Türkiye, Doğu ile Batı arasında köprü konumuyla, ABD’nin bıraktığı liderlik boşluğunda arabulucu bir rol üstlenebilir. E3G’nin analizine göre, “Türkiye’nin Avustralya ve Pasifik ile ortaklığı, iki kritik bölgenin iklim eyleminde ilerleme sağlaması için benzersiz bir fırsat sunmaktadır.” COP30’da kabul edilen 1,3 trilyon dolarlık yıllık iklim finansmanı hedefi ve adaptasyon finansmanının üç katına çıkarılması kararları, COP31’de somutlaştırılmayı beklemektedir.

Riskler: Türkiye’nin kendi iklim performansı ciddi eleştirilere konu olmaktadır. Climate Action Tracker, Türkiye’yi “Kritik Düzeyde Yetersiz” olarak değerlendirmektedir. 2024 yılında Türkiye, Almanya’yı geçerek Avrupa’nın en büyük kömürlü elektrik üreticisi olmuştur. Kömür, ülke elektriğinin yüzde 36’sını sağlamakta ve ağır sübvansiyonlarla desteklenmektedir—2023 yılında fosil yakıt sübvansiyonları 63,8 milyar TL’ye ulaşmıştır. Greenpeace, Türkiye’nin kömür sübvansiyonlarını “para israfı” olarak nitelendirmiş ve COP31 öncesinde adil dönüşüm politikası talep etmiştir.

9 Temmuz 2025 tarihli 7545 sayılı İklim Kanunu olumlu adımlar içermektedir: Emisyon Ticaret Sistemi’nin (ETS) 2026’da pilot uygulamaya geçmesi, 2053 net sıfır hedefinin yasalaşması gibi. Ancak aynı dönemde kömür madenciliği için zeytin ağaçlarının kesilmesine izin veren Maden Kanunu değişikliği, Türkiye’nin iklim taahhütlerinin samimiyetini sorgulatmaktadır.

COP31, Türkiye için yalnızca diplomatik bir vitrin değil, iç politikadaki tutarsızlıkların uluslararası kamuoyu önünde hesap sorulacağı bir platform olacaktır. ABD’nin yokluğunda, Türkiye’nin kömürden çıkış takvimi, adaptasyon politikaları ve sivil toplum katılımı daha yoğun bir inceleme altına girecektir.

VIII. Project 2025’in Ötesi: Sistematik Bir Geri Çekilme

7 Ocak kararı, yalnızca iklim politikalarıyla sınırlı değil. Çekilme listesindeki 66 kuruluş arasında Uluslararası Demokrasi ve Seçim Yardımı Enstitüsü, Avrupa Konseyi Venedik Komisyonu, BM Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Kuruluşu (UN Women), BM Nüfus Fonu ve Barış İnşası Komisyonu gibi yapılar da bulunmaktadır.

Bu, yalnızca iklim inkârcılığının değil, çok taraflılığın kendisinin hedef alındığını göstermektedir. Heritage Foundation’ın Project 2025 belgesi, federal bürokrasinin “sadık personel” ile yeniden yapılandırılmasını, bilimsel özerkliğin ortadan kaldırılmasını ve uluslararası kurumlardan sistematik çekilmeyi öngörmekteydi. 7 Ocak kararı, bu vizyonun uluslararası boyutudur.

Dikkat çekici olan, ABD’nin BM Güvenlik Konseyi, Dünya Gıda Programı ve BM Mülteciler Yüksek Komiserliği gibi yapılarda kalmaya devam etmesidir. Bu seçicilik, Trump yönetiminin “çok taraflılığa” değil, belirli türde çok taraflılığa—özellikle iklim, cinsiyet eşitliği ve insan hakları alanlarındaki çok taraflılığa—karşı olduğunu ortaya koymaktadır.

IX. Sonuç: Soluk Mavi Nokta’nın Savunması Ulusal Düzeye İniyor

ABD’nin UNFCCC’den çekilmesi, uluslararası iklim rejiminin en büyük krizlerinden biridir. Ancak bu kriz, aynı zamanda ulusal ve bölgesel mekanizmaların önemini artırmaktadır. AİHM içtihatları, ulusal iklim kanunları ve yerel çevre davaları, küresel rejimin zayıfladığı bir dönemde iklim mücadelesinin yeni cepheleri haline gelmektedir.

Mayıs 2025’te yazdığımız gibi, “soluk mavi noktada yalnız değiliz, ama yalnız kalmamak için hep birlikte sorumluluk almak zorundayız.” ABD’nin bu sorumluluğu reddetmesi, diğer ülkelerin—ve özellikle Türkiye’nin—kendi iklim politikalarını bağımsız ve kararlı biçimde sürdürmesini daha da zorunlu kılmaktadır.

Heritage Foundation’ın on yıllık stratejisi gerçekleşti. Ancak iklim krizi, düşünce kuruluşlarının politika belgelerinden bağımsız olarak ilerliyor. Konya’da kuruyan topraklar, İzmir’de azalan su kaynakları, Afşin-Elbistan’da kirlenen hava—bunların hiçbiri ABD’nin UNFCCC’de olup olmadığını umursamıyor.

Geleceğe doğru yürüdüğümüz bu yolda, uluslararası rejimler zayıflasa bile, ulusal hukuk mücadelemiz devam edecektir. Çünkü iklim adaleti, nihayetinde her ülkenin kendi mahkemelerinde, kendi topraklarında kazanılacak bir mücadeledir.

Benzer Yazılar

Çevre Krizinin Kâhinleri: Carson, Beck ve Roma Kulübü
Avukatlık Etiği: Dosyaya Mesafe, Dile Sınır, Mesleğe Vakar
Çevre Ceza Hukuku: Delil Var, Tutanak Var, Ceza Yok
Bir Avukatın Olağanüstü Mücadelesi
Cumhurbaşkanlığı Örgütlenmesi
Yapay Zekanın Çevresel Etkileri
Gönenç Gürkaynak Söyleşisi
Avukatlar Nasıl Düşünür, Tartışır ve Kazanır
Sinema Karakterleri Haklarının Devri
Kurgusal Karakterlerin Hakları
Çevre Krizinin Kâhinleri: Carson, Beck ve Roma Kulübü
Avukatlık Etiği: Dosyaya Mesafe, Dile Sınır, Mesleğe Vakar
Çevre Ceza Hukuku: Delil Var, Tutanak Var, Ceza Yok
AİHM Fliegenschnee Kararı (2025): İklim Davası Neden Reddedildi?
Grönland Krizinin Gölgesinde: Trump, Danimarkalı Ørsted'in %87 Tamamlanmış Rüzgar Projesini Askıya Aldı
Project 2025'in Son Perdesi: ABD İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nden Çekilen İlk ve Tek Ülke Oldu
Üstad Dergi 2026: Çevre Hukukunda Yeni Bir Sayfa