tutsaklığın resim hali

Tutsaklığın Resim Hali

Tutsaklık hiçbir dönemde ve coğrafyada kolay olmadı, olmayacak da. Ama bir gün hapsedilmenin, bin can vermekten daha eziyetli olduğu engizisyon tutsaklığı, diğer dönem ve coğrafyalardaki hapis sancılarından daha dayanılmazdı muhtemelen.

Engizisyon

Öncelikle engizisyonun ne olduğuna değinelim. Kelime anlamı olarak araştırmak, sorgulamak anlamına gelen engizisyon, Katolik dünyasında ilk olarak Papalık makamı tarafından, 13. yüzyılda, dinin korunması amacıyla ve dini otoritenin “yanlışa sapmış” ya da “kâfir” olarak tanımladıklarını, yine dini otoritenin “doğru” olana yönlendirmesi için kurulan mahkemelerdir. Bu mahkemelerin sorgulama, yargılama ve mahkumiyet sonrası cezanın infazı aşamalarının tümünde psikolojik ve fiziksel işkence yöntemleri serbestti.

Şüphesiz dini otorite bakımından kimin “kâfir” olduğuna ilişkin değenlendirme çok geniş de olabilmekteydi. Bu kavramın içine kimi zaman Yahudiler, Müslümanlar, ateistler ya da Hıristiyanlık dininin başka mezhebine mensup olanlar, örneğin Protestan ve Ortadokslar; kimi zaman da aydınlar, soylular veya cadılık suçlamasıyla karşılaşan kadınlar dâhil olmuştur.

Günümüzde hemen hemen tüm dillerde yer alan “cadı avı” tabiri, o dönemde bu mahkemeler eliyle çoğunlukla kadınlara yöneltilen cadılık suçlamasının ardından yapılan vahşi yargılama ve infazlar için kullanılmıştır.

İkinci olarak, engizisyon mahkemelerine ilişkin ülkemizde nadir bilinen bir ayrıma işaret etmekte fayda var. Bizde genel olarak Katolik Kilisesi’nin Tanrı adına yaptığı yargılamalar ve bunların sonunda uygulanan vahşi cezalandırma yöntemleri olarak bilinen engizisyon, sadece belli bir döneme ve coğrafyaya ait bir kurum değildir. İlk olarak Vatikan tarafından, Ortaçağ’da, Katolik coğrafyada yaygın biçimde uygulanmış; sonradan İspanyol engizisyonu olarak, çok daha katı ve vahşi bir kodlamayla ve sadece İspanya (Kastilya) Krallığı’na dâhil topraklarda yeniden doğmuştur. Bu yazının konusu olan Palermo Engizisyon Mahkemesi de işte bu ikinci kategori olan İspanyol engizisyonunun bir parçası.

tutsaklığın resim hali

Isabella ve eşi Ferdinand

İspanyol engizisyonu, iki önemli tarihi ismin eseridir: Kastilya Kraliçesi Isabella ve eşi Ferdinand. Katı Katolik olmalarıyla (yahut siyasi hesapları nedeniyle öyle görünmeleriyle) bilinen bu çiftin dini altyapılı siyasi hamlesi olarak kurdukları İspanyol engizisyonunun yanında kendilerini tarihi figürler haline getiren diğer özellikleri de, Müslümanların Güney İspanya’daki varlığına son verip, İslam dinine ait her türlü izi yok etmeleri; bununla yetinmeyip Yahudileri de yurtlarından etmeleri ve esasında Cenova doğumlu olan Kristof Kolomb’a bütçe sağlayıp, Amerika kıtasının keşfinin İspanyol bayrağı altında gerçekleşmesini sağlamalarıdır.

Belirtelim ki Amerika kıtasının keşfinde katkısı olan bu iki önemli özne sayesinde Katolik dünyası, diğer tüm din ve mezhepler karşısındaki coğrafi üstünlüğünü tesis etmiş; bu üstünlüğün pekiştirilmesi, geniş ve parçalı coğrafyaya yayılan krallığın bütünlüğünü sağlaması ve dini kuralların bu geniş coğrafyada yeknesak biçimde uygulanması için, artık eski etkinliğini yitirmekte olan Ortaçağ Vatikan engizisyonuna benzer mahkemelerin kurulması düşünülmüştür. Şüphesiz İsabella ve Ferdinand, bunu kendi başlarına buyruk şekilde değil, Vatikan’ın onayını almak suretiyle hayata geçirdiler. Ancak Vatikan engizisyonu ile İspanyol engizisyonu birbirinden farklı yargı merciileri idi.

Bu yazının konusu olan Palermo Engizisyon Mahkemesi, Madrid’deki merkez mahkemenin önemli bir parçası olmuştu. Bu nedenle önemli yargılamalara ilişkin dökümanlar ve bazen de hâkimler, bilgi ve deneyim paylaşımı amacıyla Madrid’den Palermo’ya geliyordu. Zaten İspanyol engizisyonu yargıçlarının tümü İspanyoldu. Hatta bu milliyetçi tutum nedeniyle İspanyol engizisyonunun Sicilya’da hiçbir zaman hoş karşılanmadığı belirtiliyor. 1792’de Palermo Engizisyon Mahkemesi’nin kapatılmasının ardından tüm arşivlerin yok edilmesi nedeniyle günümüz araştırmacıları, bu bilgilere çok sınırlı kaynaktan ulaşabilmektedir.

Palermo Engizisyon Mahkemesi

Palermo Engizisyon Mahkemesi, Akdeniz’in en büyük adası Sicilya’nın en büyük dini yargılama mercii olarak 1478’de kuruldu ve ilk önemli icraat (!) olarak 1492 yılında Yahudilere karşı başlatılan korkunç av, bu mahkeme eliyle yürütüldü. Bu nedenle Palermo Engizisyon Mahkemesi’nin ilk binasının, Yahudilerin yaşadığı mahalleye yakın olması tesadüf değildi. Bundan bir yüzyıl kadar sonra mahkeme, 1792’ye kadar kendisine ev sahipliği yapacak olan, benim de görme fırsatı bulduğum Chiaramonte Steri Sarayı’na (genelde Steri Sarayı olarak anılıyor) taşındı.

Burası, şu anda Palermo Üniversitesi Rektörlüğü binası olarak kullanılmakta olup, hapishane kısmı ise, on yıl önce müze olarak hizmete açılmış durumda. Yaklaşık bir saat sürede rehber eşliğinde yapılması zorunlu olan gezinin ilk dakikalarında, 1300’lü yılların başında inşa edilen binanın mimari yapısına ilişkin bilgi veriliyor. Arap ve Norman hegemonyasından sonra İspanyollar bu topraklara ilk geldiğinde, sarayın sahibi olan Chiaramonte ailesini öldürüp, aile babası, Andrea Chiaramonte’nin kesilmiş başını da sarayın kapısının önüne asmışlar. Bu fevkalade güzel sarayın, iç karartıcı ve vahşi tarihi böyle başlıyor.

Deniz kenarına çok yakın olan bu sarayın sokakta buluştuğu ana kapıdan girildiğinde, büyük bir meydan sayılabilecek orta avlu ve bu avluyu dairesel şekilde çevreleyen farklı binalar görülüyor ilk olarak. Bunların bir kısmı modern yapılar iken, sağdaki ilk iki bina Steri Sarayı’nı oluşturuyor. İlki engizisyon yargıçlarının odalarına, ikincisi ise hapishaneye ev sahipliği yapmış. Rehberimiz, engizisyon yargıçlarının odaları ile yargılamanın yapıldığı ve hapishanelerin bulunduğu bu iki bina arasında – artık varolmayan– köprüyü hayallerimizde canlandırıyor ve ortak avludaki kısa bilgilendirmenin ardından nihayet içeri girme zamanı geliyor.

Kapıdan girer girmez soldan sağa uzanan uzun bir koridor karşılıyor bizi. İçerisi sonradan yapılan pencereler sayesinde aydınlık. Ancak engizisyon hapishanesi olarak kullanıldığı iki yüzyıl boyunca bu bölüm, ışık huzmesinin dahi girmediği bir işkence bölümü imiş. Tavanda orijinalliği korunmuş ahşap kazıklar var. Burası filistin askısı olarak bilinen işkence yönteminin uygulandığı; yargılananların günlerce, bazen haftalarca askıda tutulduğu, tırnaklarının sökülüp parmaklarının kesildiği ve yaşatılan bu eziyeti daha da ağırlaştırmak için zaman kavramını ortadan kaldırmak niyetiyle ışıktan tamamen izole edilmiş bir bölüm. İşkencelere maruz bırakılanlar gece ve gündüzün ayrımına varamadığından, yaşadıklarının gerçekten çok daha uzun olduğu algısına kapılırlarmış.

Tutsaklığın Resim Hali

Burada ve tam da içimizin ürperdiği bu anda, tutsakların resim çizmelerine müsaade edildiği bilgisini öğreniyoruz. Bu yazının yazılma sebebi de tutsaklığın sessiz çığlıkları olan bu duvar resimleri zaten. Buna müsaade edilmesinin bir anlamı var. Nitekim engizisyon sistemi, en öz ifadesiyle, bedensel acı aracılığıyla günahkar ruhtan arınma temeline dayanıyor. Bu nedenle yargılananlar ve mahkumlar, ölümü değil, arınma umudunu ve yaşamayı arzulamalılar. Her ne kadar, buraya bir kez girenin çıkmasının neredeyse imkansız olduğu çok iyi bilinse de yargılananlar ve mahkumlar üzerinde yaratılmak istenen manevi etki, ölüm yoluyla kurtuluş dilemeleri değil; günahkar olduklarına gerçekten inanmaları ve bunun azabını her an yaşayıp verilen ceza yoluyla ıslah olmayı içtenlikle dilemeleri.

Masumiyet karinesini tersten okuyarak adeta bir suçluluk karinesi yaratan engizisyon, kişinin kendisini dahi günahkar olduğuna inandırıyor. Kelime olarak da “sorgu” anlamına gelen engizisyonun işkenceye dayanan sorgu süreci ve sonundaki vahşi ceza infaz yöntemleri de şayet kişi masumsa Tanrı’nın onu koruyacağı ve ölümüne izin vermeyeceği kabulüne dayanıyor. Ancak yazının sonunda paylaşacağım örnekten de anlaşılacağı üzere, insanların hayatta kalmasını sağlayan mucizeler bile Tanrı’nın masum ruhu koruduğu yönünde yorumlanmamış.

İnanması ve dile getirmesi zor ama engizisyon, tutsakları üzerinde kurmak istediği manevi etkiyi kurmuş görünüyor. Zira duvarlara yapılan resimler ile çok çeşitli dillerde yazılmış metinler, nefreti, yargılamaların adaletsizliğini ya da suçsuz yere tutulduklarına dair izleri değil; tek kelimeyle ifade etmek gerekirse “umudu” simgeliyor. Bunları gördüğüm anda beynimde, bizim topraklarımızdaki tutsaklığa ait bir resim canlandı! Buna ileride değineceğim.

Çok sayıda yelkenli resmi var örneğin. Duvarın arkasındaki denizin sesi ile aynı hücreye tıkılmış dedirte ve tüm ihtiyaçlarını aynı ortamda gidermeye mahkum edilen onlarca insana rağmen, bir ihtimal, içeriye sızmayı başaran iyot kokusu, neredeyse her hücrenin duvarına denizi çizdirmiş. Kimi tek başına rüzgarda savrulan bir yelkenliyi, kimi deniz savaşlarını resmetmiş. Demek ki, Sabahattin Ali’ye “aldırma gönül” dedirten o deli dalgalar, engizisyon tutsaklarının da gönüllerine umut taşıyormuş.

Bu hücrelerde sadece “kâfir” olmakla suçlananlar yok; düzene karşı geldiği düşünülen herkes, ressamlar, şairler ve hatta Katolik din adamları bile var. Katolik rahiplerin de burada bulunduğunu, duvara muntazam şekilde işlenmiş, İncil’de yer alan Latince cümlelerden anlıyoruz. Bunlar, halk ağzıyla yazılan yazılardan içerik ve model olarak farklılar. İngilizce yazılar da Protestanların varlığını düşündürüyor.

Alt katta incelediğimiz iki hücredeki resimler kan, ter, idrar, deri parçaları gibi insana ait tüm biyolojik maddeler ile zemini tırtıklayarak elde ettikleri tozdan ulaşan karışımla çizilmiş. Bu nedenle rengi soluk kırmızı.

Yine alttaki ikinci hücrede, tutsakların ellerini duvara bağlayan zincirleri duvara vurmalarıyla, belli ki yıllar içinde oluşturulan, oymalı bir resim de dikkat çekiyor.

Üst kattaki ilk hücrede sosyal ve ekonomik yönden daha üst düzey kesimin tutulduğu düşünülüyor, çünkü onların resimleri kömür parçalarıyla çizilmiş. Demek ki parayla kömür almalarına müsaade edilmiş kimselere de hapishane olmuş burası.

Üst katta incelediğimiz ikinci hücre ise, kadınlara ait. Kadınların resimleri daha renkli. Bunun sebebi, kadınların mutfakta çalışıp diğer mahkumlara yemek yapıyor olmaları. Yaptıkları yemeklerde kullandıkları sebzelerin posalarını hücreye taşıyıp resim yapmada kullanmışlar. Onların duvarlarında çiçekler, elbette dalga seslerini duydukları deniz ve sürekli dua ettikleri azizelerin ve onların üzerinde de meleklerin resimleri var.

Resimler, yazılar, şiirler ve dualar çok etkileyici. Üzerindeki araştırmaların hâlâ sürdüğü, gizemli bir dünya burası. Benim aklıma o anda hiç düşünmeksizin bir resim; engizisyonla hiç tanışmamış, ama bu sayede merhametli olmayı başardığı da söylenemeyecek olan bizim topraklarımıza ait bir tutsağın çizdiği resim geldi. Nuriye Gülmen’in Haziran 2017’de –fotoğraf çekmesine müsaade edilmediği için– ceza infaz kurumunda kaldığı odayı tasvir eden şu resmi:

Burada da havada, hücrede, yerde, gönülde ve kağıtta bulunan tüm boşluklarda “umut” var. Geçen beş yüz yılda adalet de umut da hâlâ aynı düzlemde sorgulanabilir durumda.

Neyse, dönelim İspanyol engizisyonuna…

Gördüklerimiz ve rehberimizden duyduklarımız karşısında şu soru geziniyor hep zihnimizde: Bu vahşi işkenceler karşısında en kısa yol, işlenmeyen suçu bile itiraf etmek değil mi? Bu sayede zaten kaçınılmaz olan ölüm bir an önce gelir. Cevap: Değil! Çünkü işkenceler, itirafa rağmen sürebiliyor. İtiraf edildiğinde derhal ölümün geleceğinin de garantisi yok.

Her şeyin gizli yürütüldüğü bir muhakeme sürecinden bahsediyoruz. İsnadın ne olduğu, muhakemenin her evresi, tanık beyanları, kısaca engizisyon organizasyonun tümü başlı başına gizliydi. Muhakemeye tabi tutulanlar ve bu kimselerin yakınları, sürece ilişkin hiçbir bilgiye sahip olamıyorlardı. Bu nedenle bir gün beklenmedik şekilde, belki de tanıklık yapmak üzere çağrıldığı umudunu taşıyarak evden ayrılan ve bir daha hiç haber alamadıkları çocukları için ebeveynlerin yapabileceği hiçbir şey yoktu.

Kuşkusuz bu noktada, ayrıcalıklara da değinmek gerekir. Adalet söz konusu olduğunda dünya, adaletin nereden/nasıl tesis edilmeye çalışıldığının önemi olmaksızın; yani devlet, dini otorite, aile ya da mafya yapılanması gibi yasadışı örgütler bünyesinde tesis edilen adalet bakımından dünya, “biz” ve “diğerleri” olarak her dönem ve coğrafyada ayrılmaktadır. Sadece “biz” çemberine dâhil edilmenin somut koşulları değişmektedir.

Palermo’da da pek çok ailenin engizisyon bağışıklığına sahip olduğu bilinmektedir. Şüphesiz bu, para karşılığı edinilebilen bir ayrıcalıktı. Bu kısacık bilgi eşliğinde, engizisyon sisteminin dini ve siyasi otorite temin etmek yanında, para ve iş üreten bir makine olduğu da gözden kaçmamalıdır.

Engizisyon’da Cezalar

Basit bir şikayetle başlayabilen ve işkenceye dayalı itirafa ulaşma çabasından oluşan yargılama sonunda verilebilecek üç tür ceza bulunmaktaydı: ölüm, yirmi yıl hapis cezası ve beş yıl kürek cezası. Aslında hepsi ölüm cezasıydı. Her ne kadar arşivlerin yok olması nedeniyle sağlıklı bilgi sahibi olunamasa da bu binada tutsak edilip de yirmi yıl sonra sağ çıkabilenlerin (iki yüz yıllık süreçte) sadece son on beş-yirmi yıllık dönemde olduğu tahmin ediliyor. Sağ çıkmak da kurtuluş değil üstelik, cezanın çekilmesine rağmen kişi toplum nezdinde günahkâr kabul edildiği için, medeni bir ölü olarak yaşamaya mahkum ediliyor.

Çözüm, ya şehri terk edip hiç tanınmadığı başka yerlerde yaşamaya çalışmak ya da en onur kırıcı işlere razı olup sadece açlıktan ölmemeyi sağlamak. Üstelik bu binadan çıkar çıkmaz ceza tamamlanmış sayılmıyor. Steri Sarayı’ndan Palermo Katedrali’ne kadar, törensel bir azap yürüyüşünün yapılması da gerekiyor. Keza beş yıllık kürek cezası da ilk bakışta en tercih edilebilir ceza gibi görünse de aslında öyle değil. Çünkü köleler ve kürek cezasına mahkum olanlar, yani tuvalet, beslenme ve uyuma ihtiyaçları için bile ayağa kalkmalarına müsaade edilmeksizin, yani bunların hepsini oturduğu yerde gerçekleştirmek zorunda olan kimseler, bu süreçten sağ kurtulsalar bile ya ayakta dahi duramıyor ya da hastalıktan ölüyorlarmış. Üstelik yukarıda bahsedilen medeni ölüm ihtimali, onlar için de geçerli elbette.

Kabus ve Uyanış

Bina içindeki turu tamamlayıp avluya çıkıyoruz yeniden. Nice yangınlara sahne olmuş bu avlu. Yangın dediğim, bir ceza infaz yöntemi… Diri diri, kazığa bağlanmış şekilde yakılan insanlarla dolu bu avlu. Bunlardan birine ilişkin bilgi, oldukça ilginç olduğu için günümüze kadar ulaşmış:

Bir kadın, cadılıkla suçlanarak ölüme mahkum edilmiş. Cezanın infaz edileceği anda, işte bu avluda, bir anda başlayan yağmur nedeniyle alevler sönmüş, kadının hayatı kurtulmuş. Ancak engizisyon yargıcı, bu olayı, kadının masum ruhunu koruyan Tanrı’nın mesajı olarak değil, kadının günahkar ruhunu koruyan şeytanın parmağı olarak yorumlamış ve aynı ceza, aynı yöntemle infaz edilmek üzere yeniden verilmiş. Bir an için ben de o kadın oldum. Kurtuluşu olmayan o cezaya mahkum edildim. Mucize oldu ve kurtuldum sandım. Ama çok geçmedi, yandım, kül oldum.

Kabusmuş!

Neyse ki uyandım…

 

 

Not: Bu yazı, Üstad Dergi’nin 8.sayısında (Kış 2019) yayınlanmıştır.

Benzer Yazılar

Inherit The Wind; ABD'de Maymun Davası
Sinemada Linç Kültürü
agac
Sendikalı Kadın Çalışan Olmak
Yapay Zeka Çağında Avukatlık...
Akıllı İlaç Bedellerini Devlet Ödeyecek mi?
Derin Deniz Madenciliği İkilemi
Tutsaklığın Resim Hali
AİHM'den İklim Değişikliği İle İlgili Beklenen Kararlar
Temiz Hava Hakkı Mücadelesi Anayasa Mahkemesi’nde
Hasta, Hekim, Sistem İlişkisi: Hekimlerin Sorumluluğu ve Tıp Alanındaki Problemlerin Kısır Döngüsü
Çevre Hukuku Atölyeleri - V
Çin'de Hukuk ve Yerel Gücün Denetimi
Moda Sektöründe Tasarımların Korunması
Büyük Veri Çağında Hukuk Teknolojileri ve Avukatlık
Inherit The Wind; ABD'de Maymun Davası
10 Püf Noktası; Erken Dönem Dava Değerlendirmesi