sinema karakterleri haklarının devri

Sinema Karakterleri Haklarının Devri

1.Sinema Karakterleri

5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nda sınırlı sayıda sayılan eser türlerinden biri de sinema eserleridir. Her eser gibi, sahibinin biricikliğini, “hususiyeti” muhtevasında bulundurması aranan bu eser türünde, işin doğası gereği diğer eser türlerinden farklı olarak, daha fazla eser ve hak sahipliğinin aynı fikri ürün üzerinde vücut bulduğu görülür. Bu nedenledir ki, gerek dünyada, gerekse ülkemizde hak sahipliğinin kimin üzerinde olacağı tartışmalarına en çok konu olan eser türü belki de sinema eserleridir.

Fransa’da, 1895 yılında, Lumiere kardeşlerin çektiği, tarihin ilk sinema filmi sayılan “Bir Trenin La Ciotat Garına Varışı isimli filmden bu yana sanıyoruz ki, eser sahiplerinin en büyük gayesi isimlerini eserleri ile ölümsüzleştirmektir. Bu fikri üretim yolculuğu, elbette ki eserden doğan hakların kimin üzerinde olacağı tartışmalarını da beraberinde getirmiş, gerek dünyada, gerekse ülkemizde sinema emekçileri, uzun yıllar boyunca haklarına erişebilmek için büyük mücadeleler vermiştir.

Ülkemizde, yakın bir tarihe kadar sinema eserleri sermayenin tasarrufunda görülmekteyken, sinema emekçilerinin büyük mücadelesi sonucunda 1995 yılında 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nda yapılan değişiklikle birlikte sinema eserlerinde eser ve hak sahipliğine ilişkin yeni düzenlemelere kavuşulmuş; böylece artık kalemleriyle yeni bir algı dünyası meydana getiren senaryo ve diyalog yazarlarının, metne hayat veren oyuncuların, kameranın ardında kurguya seyrini veren yönetmenlerin ve müzikleriyle filmlere unutulmaz bir duyu katan özgün müzik bestecilerinin haklarından bahsedilir olmuştur. Bu hakların ayrı ayrı önemini, bazen bir karakterin adının, doğduğu kaynak olan sinema filminin önüne geçmesinde, bazense bir filmin müziğiyle anılmasında örneklemek pek mümkündür.

Özellikle sektörün ekonomik çeşitliliği ve boyutu da dikkate alındığında, devri şekil şartıyla birlikte sözleşme serbestisi ilkesine dayalı bu mecrada, sermayenin, eser sahiplerinden hak sahipliğini devralma ihtiyaç ve arzusu sıklıkla görülmektedir. Öyle ki, pek çok mali hak devir sözleşmesi incelendiğinde, bu hakların eser sahiplerinin elinden yazılı olarak, gayrimahdut biçimde, sınırsız ve süresiz, münhasıran, ileride meydana getirilecek fikri ve sınaî yaratımları da kapsar taahhütleri de içerir şekilde, eserde yer alan tüm karakter ve konsept üzerindeki mali hakların devri ve manevi hakların kullanma yetkisinin verilmesiyle, adeta eser sahibinin manevi dünyasından koparılırcasına, “havada ve uzayda” devralınmak istenildiği görülmektedir.

Her somut olay, kendi özelinde değerlendirilecek olmakla birlikte, kimi zaman kanunda belirtilen şekli şartlara uygun, kimi zaman ise şekli şartlara dahi uyulmaksızın hakim durumu kötüye kullanan bu sözleşmelerin pek çoğu maalesef ki kanunun çevresinden dolanarak eser sahiplerinin tüm haklarının ellerinden alınması gayesini taşımaktadır.

Öte yandan, gerek yürürlükte olan kanunumuzun lafzı ve ruhunda, gerekse Yargıtay içtihatları ile doktrin görüşlerinde altı çizilmesi gereken en önemli husus, mali hak devir sözleşmelerinin dar yorumlanmasıdır. Her ne kadar sözleşmeler hukuku irade serbestisi ilkesine dayalı olsa da, bir tarafın mahvına yol açacak sözleşmeler; bir tarafı mecbur bırakacak hükümler hukukumuzda batıldır ve sözleşmenin dar yorumlanması fikri gelişimin en temel gereğidir.

Bu makalemiz, sinema eserlerinde yer alan karakterler üzerindeki fikri hak sahipliği, bu haklardan doğan mali hakların devrine ilişkin sözleşmelerin yorumlanması üzerine fikirlerimizi sunmak gayesiyle kaleme alınmıştır. Ülkemizin fikri gelişimine katkıda bulunması ümidiyle…

2. Sinema Karakterleri Haklarının Devri

A. Sinema Eserlerinde Yer Alan Karakterler Üzerindeki Fikri Haklar

1. Sinema Eserleri ve Sinema Eseri Türleri

5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun (Bundan böyle “FSEK” olarak anılacaktır.)Tanımlar” başlığını taşıyan 1/B maddesinin a bendinde, eser, “Sahibinin hususiyetini taşıyan ve ilim ve edebiyat, musiki, güzel sanatlar veya sinema eserleri olarak sayılan her nevi fikir ve sanat mahsulleri” olarak tanımlanmaktadır. Aynı kanunun, 5. maddesi, “Sinema eserleri, her nevi bedii, ilmi, öğretici veya teknik mahiyette olan veya günlük olayları tespit eden filmler veya sinema filmleri gibi, tespit edildiği materyale bakılmaksızın, elektronik veya mekanik veya benzeri araçlarla gösterilebilen, sesli veya sessiz, birbiriyle ilişkili hareketli görüntüler dizisidir.” hükmünü havidir.

Bu noktada, sahibinin hususiyetini taşımak ve numerus clausus ilkesiyle kanunda sayılan türlerden biri niteliğinde olmak koşullarının bir fikri üründe vücut bulmasıyla FSEK anlamında artık bir eserden bahsedilebileceği söylenebilir.

Kanunda sayılan türlere eser vasfını bahşeden hususiyet kavramını, Hirsch,“Herkes tarafından meydana getirilemeyen, bir hususiyeti haiz bulunan mahsuller himayeye layıktır.” ifadeleri ile açıklamaktadır.

Hususiyet kavramına ilişkin olarak Yargıtay:

“Futbol maçı gibi günlük spor olaylarını tespit eden filmlerin 5846 sayılı FSEK 5. maddesine göre sinema eseri olabilmesi için; aynı yasanın 1. maddesi uyarınca sahibinin hususiyetini taşıması gereklidir.

Hususiyet, kendisini anlatım biçiminde gösterir ve yaratıcısının fikri çabasını yansıtarak kendisini tanıtma yeteneğini ifade eder. Her ne kadar, maç görüntülerinin tespiti ve naklen yayını nitelikli bir çalışmanın ürünü olsa da, bir teknik ekip (yayın ve görüntü yönetmeni, kameraman, naklen yayını gerçekleştiren teknik personel v.b.) tarafından yapılan faaliyet esas olarak; TV seyircisine iletilen maç görüntülerinin elde edilmesi ve yayın kalitesine yöneliktir. Bir kişi veya kişilerin faaliyetleri esnasında, özgün bir anlatım biçimleri olduğu ve mesleki bilgi ve becerileri ile gerçekleştirdikleri yayın üzerinde ayrıca, yaratıcısının fikri çabasını da yansıtacak bir şekilde hakimiyet ve etkileri olduğu söylenemez. Bu nedenle, bir futbol maçı görüntülerinin tespiti ve naklen yayınında hususiyetin varlığından söz edilemeyeceğinden gerçekleştirilen yayının da eser olduğu da kabul edilemez.

tespit ve değerlendirmelerine yer vermiştir.

2. Sinema Eserlerinde Eser Sahipliği ve Hak Sahipliği

Sinema eseri kavramından sonra, bu kez sinema eserlerinde eser ve hak sahipliği kavramlarını ayrıştırmak önem taşıyacaktır. FSEK’in “Eser Sahibi” başlığını taşıyan, 8. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, “Bir eserin sahibi, onu meydana getirendir.”

Sinema eserlerinin özel niteliği de göz önünde bulundurularak, 07/06/1995 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren, FSEK’te 4110 sayılı, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine İlişkin Kanun ile yapılan değişiklikle, sinema eserlerinde eser ve hak sahipliği kavramları artık daha geniş bir kitleye hakları dahilinde tanınmıştır. FSEK’in 8. maddesine eklenilen 3. fıkrası, “Sinema eserlerinde; yönetmen, özgün müzik bestecisi, senaryo yazarı ve diyalog yazarı, eserin birlikte sahibidirler. Canlandırma tekniğiyle yapılmış sinema eserlerinde, animatör de eserin birlikte sahipleri arasındadır.” düzenlemesini havidir.

Eser sahiplerinin birden fazla oluşu hali ise, aynı kanunun 9. maddesinde düzenlenmiştir. İlgili hükmün 2. fıkrasında: “Aksi kararlaştırılmış olmadıkça, eseri birlikte vücuda getirenlerden her biri bütün eserin değiştirilmesi veya yayımlanması için diğerlerinin iştirakini isteyebilir. Diğer taraf muhik bir sebep olmaksızın iştirak etmezse, mahkemece müsaade verilebilir. Aynı hüküm mali hakların kullanılmasında da uygulanır.” ifadelerine yer verilmektedir.

İştirak halinde meydana getirilen eserler bakımından ise, FSEK’in 10. maddesinin 1. fıkrasında “Birden fazla kimsenin iştirakiyle vücuda getirilen eser ayrılmaz bir bütün teşkil ediyorsa, eserin sahibi, onu vücuda getirenlerin birliğidir.”, 2. fıkrası ise “Birliğe adi şirket hakkındaki hükümler uygulanır. Eser sahiplerinden biri, birlikte yapılacak bir muameleye muhik bir sebep olmaksızın müsaade etmezse, bu müsaade mahkemece verilebilir. Eser sahiplerinden her biri, birlik menfaatlerine tecavüz edildiği takdirde tek başına hareket edebilir.”düzenlemesine yer verilmektedir. O halde, gerek birlikte, gerekse iştirak halinde eser sahipliğinde ortak eser sahiplerinin hakkın kullandırılması ve korunması konusunda birlikte hareket etmesi gerektiği söylenilebilir.

Bir sinema eseri üzerinde, yukarıda anılan eser sahiplerinin yanında, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na 2001 yılında yapılan değişiklikle dahil edilen bağlantılı hak sahiplerinin de çeşitli hakları bulunmaktadır. FSEK’in “Çeşitli Hükümler” başlığını taşıyan altıncı bölümünün “Eser Sahibinin Hakları ile Bağlantılı Haklar” başlıklı 80. maddesinin 1. fıkrasında, eser sahibinin izni ile bir eseri yorumlayan, tanıtan, anlatan, söyleyen, çalan ve çeşitli biçimlerde icra eden sanatçılar, bir eserin icrasını ve diğer sesleri ilk defa tespit eden fonogram yapımcıları, radyo ve televizyon kuruluşları ve filmlerin ilk tespitini gerçekleştiren film yapımcıları bağlantılı hak sahipleri olarak ifade edilmektedir.

Sinema eseri sahiplerinin, fikri emek ve çabasıyla meydana getirdiği eserleri üzerinde mali ve manevi hakları bulunmakta olup, bu haklar inhisari nitelik taşımaktadır. Bilindiği üzere, FSEK uyarınca, eser sahibinin mali hakları: “işleme” (md 21), “çoğaltma” (md 22), “yayma” (md 23), “temsil” (md 24) ve “umuma iletim hakkı” (md 25) hakkı; manevi hakları ise: “eserin umuma arzı” (md 14), “eserde adının belirtilmesi” (md 15), “eserde değişiklik yapılmasını önlemek yetkisi” (md 16) ve “eserin aslına ulaşmak” (md 17) haklarıdır.

Bu makalemiz kapsamında değinilen, bağlantılı hak sahiplerinden olan film yapımcılarının haklarına ilişkin olarak da, FSEK’in 80/I-2. maddesi,

“Filmlerin ilk tespitini gerçekleştiren film yapımcısı, eser sahibinden ve icracı sanatçıdan mali hakları kullanma yetkisini devraldıktan sonra aşağıda belirtilen haklara sahiptir.

(1) Eser sahibinin ve icracı sanatçının izni ile yapılan tespitin, doğrudan veya dolaylı olarak çoğaltılması, dağıtılması, satılması, kiralanması ve kamuya ödünç verilmesi hususlarında izin verme veya yasaklama hakları münhasıran film yapımcısına aittir. Yapımcılar tespitlerinin işaret, ses ve/veya görüntü nakline yarayan araçlarla umuma iletimine ve yeniden iletimine izin verme hususunda münhasıran hak sahibidir.

(2) Film yapımcısı, yurt içinde henüz satışa çıkmamış veya başka yollarla dağıtılmamış film tespitlerinin aslının veya çoğaltılmış nüshalarının satış yoluyla veya diğer yollarla dağıtılması hususunda izin verme ve yasaklama hakkına sahiptir.

(3) Film yapımcısı, film tespitlerinin telli veya telsiz araçlarla satışı veya diğer biçimlerde umuma dağıtılmasına veya sunulmasına ve gerçek kişilerin seçtikleri yer ve zamanda tespitlerine ulaşılmasını sağlamak suretiyle umuma iletimine izin vermek veya yasaklamak hakkına sahiptir. Umuma iletim yoluyla tespitlerin dağıtım ve sunulması yapımcının yayma hakkını ihlal etmez.”

düzenlemesini havidir.

Bu noktada son olarak, anılan hakların koruma sürelerine değinmekte fayda vardır. FSEK’in 27. madde hükmü uyarınca, tüm eser türlerinde olduğu gibi, sinema eserleri üzerindeki haklarda da, koruma süresi eser sahibinin yaşadığı müddetçe ve ölümünden itibaren 70 yıl boyunca devam edecek; bu süre, eser sahibinin birden fazla olması durumunda, hayatta kalan son eser sahibinin ölümünden itibaren yetmiş yıl geçmekle son bulacaktır. Bağlantılı hak sahiplerinden olan film yapımcılarının hakları ise, aynı Kanun’un 82. maddesi uyarınca, ilk tespitin yapıldığı tarihten başlayarak yetmiş yıl devam edecektir.

3. Sinema Eserlerinde Yer Alan Karakterler

Gerek dünyada, gerekse ülkemizde sinema tarihi boyunca filmler, oyuncularıyla anılmakta, oyuncuların can verdiği karakterler yıllar boyunca izleyicilerinin hafızasına kazınmaktadır. Belirtmek gerekir ki, yalnız ilk eserin doğduğu sinema filmleri değil, kimi zaman o eserden doğan karakterler de –sahibinin hususiyetini taşıması halinde– 5846 sayılı FSEK uyarınca bağımsız bir eser olarak sayılabilecektir. Öte yandan, karakterlerin hangi eser nev’inde olacağı çeşitli tarihlerde verilen Yargıtay kararlarında inceleme konusu uyuşmazlığın somut niteliği de göz önünde bulundurularak çeşitli tartışmalara konu olmuştur.

Yargıtay 11. H.D., 2005 tarihinde verdiği, “Kötü Kedi Şerafettin” kararında,

‘Kötü Kedi Şerafettin’ tiplemesi, davacı tarafından yaratılmış olup, yayınlandığı dergilerde yine davacı tarafından çizilen karikatür eserlerinde baskın karakter olarak yer almak suretiyle FSEK’in 4/1-8. bendi uyarınca bağımsız bir güzel sanat eseridir.

tespitlerine yer vermiştir.

Yargıtay’ın yukarıda değinilen kararında atıf yapılan FSEK’in 4/8 maddesinde, estetik değere sahip olmak şartıyla her türlü tiplemeler “güzel sanat eseri” olarak düzenlenmektedir. Görüleceği üzere, animasyon ve çizgi roman gibi yaratıldığı anda görsel nitelik de taşıyan fikri ürünlerde yer alan baskın karakterlerin, estetik niteliğe sahip olması şartını taşıyıp taşımadığının tespiti daha kolay olmakla, bu karakterlerin FSEK’in 4/8. maddesi bağlamında güzel sanat eseri olduğu konusunda tereddüt bulunmamaktadır.

Öte yandan, dizi yahut film gibi eserlerde yer alan karakterlerde “estetik niteliğe sahip olma” hususunun tespiti güçtür. Yargıtay, bir önce bahsettiğimiz kararının aksi yönde, 1996 tarihli “Bizimkiler” kararında, dizide yer alan “Horozcu Katil” tiplemesini, FSEK’in 4/8. madde hükmü uyarınca güzel sanat eseri olarak kabul etmemiş, bununla birlikte “eser alametleri” olarak değerlendirerek haksız rekabet düzenlemeleri kapsamında korunacağını içtihat etmiştir. Bununla birlikte Yargıtay, daha yeni tarihli vermiş olduğu 2006 tarihli “Yasemince” ve 2019 tarihli “Havuç” kararlarında, dizi oyuncularında canlandırılan bu tiplemelerin FSEK’in 4/8. madde hükmü uyarınca güzel sanat eseri niteliğinde olduğunu içtihat etmiştir.

Kanaatimizce, gerek görsel sanatlardan olan çizgi roman ve animasyon film gibi eserlerde yer alan karakterler, gerekse sinema filmi yahut televizyon dizisi gibi yapımlarda yer alan ve gerçek kişilerce canlandırılarak onlarla görsel hüviyet kazanan karakterler, “güzel sanat eseri” nev’inde kabul edilmeli ve 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’ndan doğan eser korumasına sahip olmalıdır.

Nitekim, FSEK’in 4/8. maddesinde kanun koyucu, açıkça “her türlü tiplemeler” ifadesini kullanarak, karakterler üzerinde çizgi film, çizgi roman, animasyon gibi eser sahibinin zihninde vücut bularak eskizlere yansıyan; yahut dizi, film gibi gerçek kişilerin canlandırdığı biçimde herhangi bir ayrıma gitmemiştir. Öyle ki, aksi bir yorumun, bir çizgi karakterin sinema filmine konu edilerek bu kez bir gerçek kişi tarafından canlandırılması halini açıklayamayacağı kanaatindeyiz. Bu sebeple de “güzel sanat eseri” vasfında olarak nitelendirdiğimiz her nev’i karakte- rin, yine hususiyet arz etmesi halinde asıl eserden bağımsız bir korumaya haiz olacağını söyleyebiliriz.

B. Mali Hakların Devrine İlişkin Sözleşmelerin Yorumlanması

Bir önceki başlığımızda, sinema eserlerinde yer alan karakterlerin hususiyet şartını da sağlıyor olması koşulu ile bağımsız bir eser niteliğini de haiz olabileceğini belirtmiş, söz konusu eser nev’inin güzel sanat eseri olarak değerlendirmesine yönelik görüşlerimizi paylaşmıştık. Bu noktada ifade etmek gerekir ki, bir karakter yalnız fikri haklar kapsamında bağımsız bir eser niteliği taşımakla kalmayıp; kimi zaman sınaî hakların konusunu oluşturan bir marka yahut bir tasarımda da kendisini gösterebilecektir.

Örneğin; Rıfat Ilgaz’ın ölümsüz eseri “Hababam Sınıfı”nın, FSEK uyarınca eser niteliğinde olduğu tartışmasızdır. Aynı eserde yer alan, Rıfat Ilgaz’ın kaleminin biricikliğini taşıyan ve hafızalara kazınmış fikri bir yaratım olan “İnek Şaban” karakterini de bilmeyen yoktur. Bu örnek üzerinden gidildiğinde, hem “Hababam Sınıfı”nın, hem de “İnek Şaban” karakterinin FSEK uyarınca ayrı ayrı bağımsız korumaya sahip eser niteliğinde olduğunu söylememiz yerinde olacaktır. Burada “Hababam Sınıfı” FSEK’in 5. maddesi uyarınca sinema eseri, “İnek Şaban” karakteri ise FSEK’in 4/8. maddesi uyarınca güzel sanat eseri olarak nitelendirilecektir. Yine, hem “Hababam Sınıfı” ibaresi, hem de “İnek Şaban” ibaresi, 6769 sayılı Sınaî Mülkiyet Kanunu uyarınca mutlak ret engeli taşımayan; marka olmaya uygun ibarelerdendir.

Keza, aynı Kanun uyarınca söz konusu ibarelerin yahut görsellerinin yer aldığı ürünler ayrı ayrı tasarımın da konusunu oluşturabilecektir. Aksi yazılı bir sözleşme ile kararlaştırılmadıkça, ticari faydalanma (merchandising) hakları inhisari olarak eser sahibine aittir. Öte yandan, özellikle merchandising haklarının, mali hak devir ve lisans sözleşmelerindeki önemi, karakterleri kimi zaman ana eserle yarışacak ticari değere eriştirmektedir. Fakat bilindiği üzere, bir eserin ve bir sınaî hakkın gerek hakların kazanılması, gerekse devri bakımından şekli şarta tabi farklılıkları bulunmaktadır.

Yukarıda eser sahibinin ve bağlantılı hak sahiplerinin mali ve manevi haklarının neler olduğunu belirtmiş; 5846 sayılı FSEK uyarınca, eser sahibinin mali haklarının: “işleme” (md 21), “çoğaltma” (md 22), “yayma” (md 23), “temsil” (md 24) ve “umuma iletim hakkı” (md 25) hakkı; manevi haklarının ise: “eserin umuma arzı” (md 14), “eserde adının belirtilmesi” (md 15), “eserde değişiklik yapılmasını önlemek yetkisi” (md 16) ve “eserin aslına ulaşmak” (md 17) hakları olduğunu vurgulamıştık. Söz konusu hakların devrine ilişkin olarak ise, FSEK’in sözleşmelerde şekil şartını düzenleyen 52. maddesi, “Mali haklara dair sözleşme ve tasarrufların yazılı olması ve konuları olan hakların ayrı ayrı gösterilmesi şarttır.” hükmünü havidir.

O halde, söz konusu madde uyarınca, mali haklara dair sözleşme ve tasarruflar iki şekli şarta tabi olacaktır.

Bunlardan ilki, sözleşme ve tasarrufların yazılı biçimde yapılmış olması; diğeri ise devre konu edilen hakların ayrı ayrı gösterilmesi şartıdır. O halde, uygulamada sıklıkla görülen, “Tüm haklarımı devrediyorum.” ; “Tüm mali haklarımı devrediyorum.”; “Tüm mali ve manevi haklarımı devrediyorum.” gibi battaniye rızalar, FSEK uyarınca geçersiz olacak, 52. maddede belirtilen şekil şartını taşımayan hak devirleri hüküm ve sonuç doğurmayacaktır.

Hatta ve hatta, bu katı şekil şartı karşısında, 52. maddede belirtilen şekli şartlara uygun bir biçimde mali hakların tek tek sayılarak yapıldığı görülen sağlıklı bir devirde dahi, süre, muhteva, bölge ve mecrası ayrı ayrı yazılı bir şekilde belirlenirken, haklar altında bulunan yetkilerin de ayrı ayrı belirtilmesi halinde, verilen yetkinin yalnız o kapsamla sınırlı tutulmak iradesiyle verildiği şeklinde dar yorum yapılması gerekecektir. Örneğin, bir sinema eserinin mali haklarının devrine ilişkin sözleşmede, eser ve hak sahipleri tarafından, FSEK’in 25. maddesi uyarınca eserin X Kanalı’na ait TV kanalı üzerinden yayınlanması kapsamındaki hak devri, eserin X Kanalı’na ait YouTube kanalı üzerinden yayınlanması hakkını da içerdiği şeklinde geniş yorumlanamayacaktır.

Nitekim, Yargıtay’ın da, mali hak devir sözleşmelerinin yorumlanmasına ilişkin 2013 tarihli bir kararında, “ONK Ajansla Yeşilçam Filmcilik Yayıncılık A.Ş. adına A.Y.B. arasında yapılan 13.08.2014 tarihli sözleşme ile davacının ‘Eğreti Gelin’ adlı romanın T.G. tarafından kaleme alınan senaryosunun ajansa tanınan yetkilere dayanılarak, yapıtın sinema filmi haline getirme hakkının ajansça yapımcıya devredildiği ve sözleşmenin 7/b maddesiyle devredilen hakkın yalnızca sinema filmi yapma hakkı için geçerli olduğu, sözleşme ile filmin sinemalarda gösterimi ile ilgili haklar devredildiği, ayrı bir kullanım biçimi olan DVD veya VCD şeklindeki çoğaltma FSEK 52. maddesi gereğince açıkça izin verilmediğinden davacının bu taleplerine ilişkin iddiasının yasaya uygun olduğu” tespitlerine isabetli bir şekilde yer verdiği görülmektedir.

Bununla birlikte, yukarıda karakterlerin, yeri geldiğinde fikri hak vasfının yanı sıra sınaî mülkiyet haklarına da konu edilebileceğini belirtmiştik. 6769 sayılı Sınaî Mülkiyet Kanunu’nun “Hukuki İşlemler” başlığını taşıyan 148. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, “Sınai mülkiyet hakkı devredilebilir, miras yolu ile intikal edebilir, lisans konusu olabilir, rehin verilebilir, teminat olarak gösterilebilir, haczedilebilir veya diğer hukuki işlemlere konu olabilir.” Nitekim, sınaî mülkiyet hakları da, tıpkı fikri haklar gibi gayri maddi ayni hak niteliğindedir. Öte yandan, aynı maddenin 4. fıkrası uyarınca, sınaî mülkiyet haklarına ilişkin hukuki işlemler yazılı şekil şartına tabi kılınmış olup, devir sözleşmelerinin geçerliliği ise ancak noter tarafından onaylanmış şekilde yapılmış olmalarına bağlı kılınmıştır.

Oysa uygulamada, çoğunlukla yayıncı kuruluşlar tarafından, söz konusu devirler hukuk dünyasında tüm bu hükümler göz ardı edilerek, bir taahhüt niteliğini taşıyacaktır. Elbette, sinema eseri yayınlanırken, doğmuş ve doğabilecek tüm fikri ve sınaî hakların, meydana getirilmiş ve getirilecek başkaca yapım ve karakter üzerindeki fikri ve sınaî hakların, asıl eserle birlikte eser sahiplerinden yazılı sözleşme ile havada ve uzayda sözleşmenin konusunu aşar taleplerle alınmak istenildiği görülmektedir. İşte tam da bu noktada, sözleşmenin konusu ve yorumlanması büyük önem taşıyacaktır.

Öncelikle, henüz meydana getirilmemiş eser ve karakterler üzerindeki hakların devrine ilişkin olarak konuyu ele aldığımızda, FSEK’in “Sözleşme ve Tasarruflar” başlıklı dördüncü bölümünün, “Asli İktisap” başlıklı 48. maddesinin, 1. fıkrası uyarınca, eser sahibi veya mirasçılarının, kendilerine kanunen tanınan mali hakları süre, yer ve muhteva itibariyle mahdut veya gayrimahdut, karşılıklı veya karşılıksız olarak başkalarına devredebileceklerinden; aynı maddenin 3. fıkrası uyarınca ise, 1. fıkrada sayılan tasarruf muamelelerinin henüz vücuda getirilmemiş veya tamamlanacak olan bir esere taallük etmekte ise batıl olacağından söz etmemiz gerekir.

Öte yandan, sözleşmelerde, henüz vücuda getirilmemiş eserlerle ilgili, yine FSEK2in 50.maddesinin 1.fıkrasında, “48 ve 49.maddelerde sayılan tasarruf muamelelerine dair taahhütlerin, eser henüz vücuda getirilmeden önce yapılmış olsa dahi muteber olacağı” belirtilmektedir. Bir başka deyişle, her ne kadar henüz meydana getirilmemiş eserlerin devri hukuken batıl olsa da söz konusu devirler hukuk dünyasında taahhüt niteliğini taşıyacaktır. Elbette, FSEK’in 50/2.maddesi uyarınca, eser sahibinin ileride vücuda getireceği eserlerin bütününe veya muayyen bir nev’ine taallük  eden bu kabil taahhütleri taraflardan her biri ihbar tarihinden bir yıl sonra hüküm ifade etmek üzere feshedebilecektir. Anılan feshin, sözleşmenin tümüne ilişkin olabileceği gibi, sözleşme hükümlerinin yalnız bir kısmına ilişkin de olabileceğini ayrıca hatırlatmamız gerekir.

Doktrinde, sözleşme konusunu aşar mali hak devirlerine ilişkin yorumlarında sayın Güneş, “Eser sahibinin tüm geleceğini cendereye sokan, kişiliğini hiçe sayan bir taahhüt işleminin geçerli olmayacağını, bu türden sözleşmelerin eser sahipliğinden doğan hakların tümden devri anlamına geleceğinden batıl olduğunu” ifade etmektedir.

Hâkeza, sayın Üstün, mali hakların devri ile ilgili tasarruf yahut taahhüt sözleşmelerinin yorumu ile ilgili olarak; “Fiziki mülkiyet ve fikri mülkiyet arasındaki eser sahibinin eseri üzerinde fiili hakimiyet kurmasının olanaksızlığı, esere yönelik tecavüzlerin daha kolay olması, eser sahibinin eserine vaki tecavüzleri öğrenmesindeki zorluklar, esere ilişkin mali hakların düşey ve yatay yönde bölünebilirliği itibariyle mali hakların takibindeki ve yorumlanmasındaki güçlükler, fiziki mülkiyetin istisnalar dışında ebedi olmasına karşın fikri mülkiyetin koruma süreleri ile sınırlı niteliği sebebiyle eser sahibi aleyhine oluşmuş ‘uçurumsal’ nitelikteki farklılıklar açısından genelde ‘zayıf konumda’ olan eser sahibi lehine dengeyi sağlamak adına ‘eser sahibi lehine yorum ilkesi’ uygulanması gerektiğini” ifade etmektedir. Üstün, iş hukukundaki ‘işçi lehine yorum kuramı’nın izdüşümü olarak ifade edilen bu görüşle benzer şekilde sayın Ayiter’in de “Fikir ve sanat hukukunun doktrinde ‘zihni yaratma faaliyetinde bulunanların iş hukuku olarak nitelendirdiğini” belirtmiştir.

İfade etmek isteriz ki, sözleşme hukukunun dayandığı en temel prensip sözleşme özgürlüğü ilkesidir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu uyarınca, sözleşmeler her iki tarafın karşılıklı ve birbirine uygun iradelerinin açıklanması ile kurulur. Bununla birlikte, sözleşmenin niteliği gereği bazı kanunlarda sözleşmeler geçerlilik şartına bağlı kılınmış olabilir ve bu geçerlilik şartlarından herhangi biri eksik olduğunda sözleşmeler geçersiz olarak kurulmuş olur.

Her ne kadar, sözleşme özgürlüğü ilkesi gereği, taraflar hür iradeleri ile mali hak devir sözleşmelerini yazılı bir biçimde karşılıklı olarak akit ve imza altına almışlarsa da, özellikle hüküm ve kapsamında çelişki bulanan sözleşmeler incelenirken, TBK’nın 19/1. maddesinde yer alan, “Bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve yorumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas alınır.” hükmünün değerlendirilmesi gerekir.

Nitekim, 4721 sayılı Türk Medeni Kanun’umuzun 2. maddesi uyarınca; “Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken, dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın, açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.” Yine, hukukumuzun en temel ilkelerinden olan iyi niyet ve dürüstlük kurallarının bir yansıması olarak özel hukuk ilişkilerinde de, TBK uyarınca, kanunun emredici hükümlerine, ahlaka, kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı veya konusu imkânsız olan sözleşmeler kesin olarak hükümsüz olacaktır.

Bilindiği üzere, bir ülkenin kalkınmasında fikri ve sınaî gelişimin rolü yadsınamaz olup, eser sahipleri ölümsüz bir eser meydana getirebilmek için yıllar boyu fikri emek ve çaba sarf etmekte, eserleri için ciddi masraf ve yatırımlarda bulunmaktadırlar. Tam da bu yüzdendir ki, gerek fikri, gerekse sınaî haklara ilişkin kanun ve mevzuat hükümleri, hak sahiplerini koruyan ve teşvik eden hükümler içermektedir. Ve fakat, sermayenin fikri ve sınaî emekten daha saygın görüldüğü az gelişmiş toplumlarda, ne yazık ki uygulamada, kanunun arkasından dolanmak suretiyle doğmuş ve doğabilecek tüm hakların iştahla eser sahibinden devralınmak istenmesi, başta kanunlarımızın ruhuna ve lafzına aykırı olacaktır.

Özellikle yayıncı kuruluşların, hakim durumunu kötüye kullanarak, bir sinema eserini yayınlamayı eser sahibinden eserini koparma şartına bağlı kılması, maalesef kanaatimizce özgür ve bağımsız bir fikri gelişime değil, ancak ve ancak mecbur bırakılmış fikir emekçilerinin istihdamına benzetilebilir. Bu nedenle, mali hak devir sözleşmeleri yorumlanırken, hakların yazılı bir şekilde ayrıntısıyla sayılarak devralınıp alınmadığına; sözleşmenin konusunun hangi fikri yaratıma ilişkin olduğuna; bir sinema eserinin bünyesinde başkaca fikri ve sınaî hakları da bulundurabileceği hususu göz ardı edilmeksizin, devre konu esere ilişkin hangi sayı, sınır, bölge ve muhteva kapsamında, ne miktarda bedel ödendiğine bakılmak suretiyle emsal bedel araştırması yapılarak ve nihayetinde sözleşmenin bir bütün olarak incelenmesiyle eser ve hak sahiplerinin ivazlı yahut ivazsız devir iradesinin bulunup bulunmadığına mutlak suretle dikkat edilmesi; geçerliliği katı şekli şartlara tabi mali hak devir sözleşmelerinde dar yorum ilkesinin her vakit benimsenmesi gerekmektedir.

Aksi halde kanaatimizce, fikri bir gelişimden söz edilmesi bir yana dursun, hakim durumu kötüye kullanan mali hak devir sözleşmeleri ile zaman içerisinde eser sahiplerinde heves, vakit ve yaratım kaybı gibi telafi edilemez sonuçlara yol açılacağını söylememiz işten bile olmayacaktır.

3. SONUÇ

İşbu makalemiz kapsamında, sahibinin hususiyetini taşımak koşuluyla, sinema eserlerinin 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca eser niteliğinde sayılmakta olduğu, FSEK’te örnekleme yoluyla tanımlanan sinema eserlerinin, gelişen dünyamızda farklı mecra ve biçimlerde çeşitlendirerek örneklemenin pek mümkün olacağı ifade edilmiştir. Sinema eserleri üzerinde, eser sahiplerinin yanı sıra, bağlantılı hak sahiplerinin de her somut fikri yaratım üzerinde ayrı ayrı incelenmesi gereken hak sahipliklerinin bulunduğu vurgulanmıştır. Bir sinema eseri üzerinde, hak sahibinin mali ve manevi haklar olmak üzere iki temel hakkının bulunduğundan söz edilmiştir.

Bu Bu noktada, anılan hakların yalnız bir sinema eserinde değil, kimi zaman şartları taşıyor ise bağımsız parçalar ve karakterler üzerinde de doğabileceği kaleme alınmıştır. Üstelik, anılan parçaların kimi zaman yalnız bir fikri hak değil, aynı zamanda bir sınaî mülkiyet hakkının da konusunu oluşturabileceğine değinilmiştir. Yukarıda belirtildiği üzere, mali hakların devrine ilişkin sözleşmelerin geçerliliği, 5846 sayılı FSEK’te, sözleşme ve tasarrufların yazılı olması ile devre konu olan hakların ayrı ayrı gösterilmesi şartına bağlı kılınmıştır.

Yine, 6769 sayılı Sınaî Mülkiyet Kanunu, sınaî haklara ilişkin tasarrufları yazılı şekil şartı ile noter onayı alınmış olmasına bağlı kılmaktadır. FSEK uyarınca, henüz vücuda getirilmemiş veya tamamlanacak olan eserlere ilişkin devirler batıl olup, ancak şartları taşıyor ise taahhüt niteliğinde sayılabilecektir.

Öte yandan, uygulamada pek çok mali hak devir sözleşmesinde, yayıncı kuruluşlar tarafından, sözleşmenin esaslı unsuru olan konu ve bedel kısmını aşar bir şekilde eser ve hak sahiplerinden meydana getirilmiş ve getirilecek tüm fikri ve sınaî hakların alınmak istenildiği görülmektedir. Türk Medeni Kanunu’nun hakim ilkeleri başta olmak üzere, Türk Borçlar Kanunu, Türk Ticaret Kanunu ve nihayetinde Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu birlikte yorumlandığında, sözleşmelerin bir bütün olarak incelenmesi suretiyle, tarafların iradelerinin ortaya konulması ve dar yorum ilkesi çerçevesinde eser sahipleri ve bağlantılı hak sahiplerinin haklarının korunmasının önemi tartışmasızdır.

İşbu makalemiz, gerek sinema eserlerinde, gerekse sinema eserlerinden doğan karakterler üzerinde bulunan fikri ve sınaî haklara ilişkin sözleşmelerin dar yorumlanması ilkesinin bir kez daha vurgulanması amacıyla kaleme alınmıştır. Okuyucusuna faydalı olması dileklerimizle…

Avukat Arb. Başak AKGÜN AKİL, LL.M. Avukat Burak AKİL

 

Not: Bu makale, Üstad Dergi Sayı 13, Yaz 2021 sayısında yayınlanmıştır.

KAYNAKÇA

Hirsch, Ernst E.; Hukuki Bakımdan Fikri Say, İstanbul Üniversitesi Yayınları, İstanbul 1943.

Yavuz, Levent/Alıca, Türkay/Merdivan, Fethi; Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu Yorumu, 2. Cilt, 2. Baskı, Seçkin Yayınları, Ankara 2014.

11.HD, 23/12/2005 T., 2005/13440 E., 2005/12765 K.

11.HD, 18/11/2005 T., 2004/13221 E., 2005/11244 K.

Suluk, Cahit/ Orhan Ali; Uygulamalı Fikri Mülkiyet Hukuku, 2. Cilt, Arıkan Yayınları, İstanbul 2005.

11.HD, 22/10/1996 T., 1996/6796 E., 1996/7173 K..

11.HD, 24/01/2006 T., 2005/13780 E., 2006/460 K.

11.HD, 20/11/2019 T., 2019/285 E., 2019/7339 K.

Güneş, İlhami; Uygulamada Fikir ve Sanat Eserleri Hukuku, Güncellenmiş 2. Baskı, Seçkin Yayıncılık, Ankara 2015.

Üstün, Gürsel; Fikri Hukukta Eser Sahibi Lehine Yorum İlkesi, Ankara Barosu Fikri Mülkiyet ve Rekabet Kurulu Dergisi 2006/1, Ankara 2006.

Ayiter, Nuşin; Hukukta Fikir ve San’at Ürünleri, Sevinç Matbaası, Ankara 1981.

11.HD, 05/04/2013 T., 2011/12882 E., 2013/6999 K.

Benzer Yazılar

Tasarımların Korunması
jack_sparow
Sendikalı Kadın Çalışan Olmak
Yapay Zeka Çağında Avukatlık...
Akıllı İlaç Bedellerini Devlet Ödeyecek mi?
Derin Deniz Madenciliği İkilemi
Tutsaklığın Resim Hali
AİHM'den İklim Değişikliği İle İlgili Beklenen Kararlar
Fransız Rekabet Otoritesi Google Bard'a Karşı
Hasta, Hekim, Sistem İlişkisi: Hekimlerin Sorumluluğu ve Tıp Alanındaki Problemlerin Kısır Döngüsü
Çevre Hukuku Atölyeleri - V
Çin'de Hukuk ve Yerel Gücün Denetimi
Moda Sektöründe Tasarımların Korunması
Büyük Veri Çağında Hukuk Teknolojileri ve Avukatlık
Inherit The Wind; ABD'de Maymun Davası
10 Püf Noktası; Erken Dönem Dava Değerlendirmesi